»
S
I
D
E
B
A
R
«
SON SAYIDA - MART 2009
Mar 5th, 2009 by admin

http://www.gencliginsesi.net/dergi.jpg

devrimdenizi : YEREL SEÇİMLERE BAKIŞ

pitap87 : Kömürcü Kamyonu

Murat Doğan : Daye

AsreVya_ : Iste öyle uzakki; geldigim yollar

dennniiizzz : SEÇİME DOĞRU İLERLERKEN

aysekece : Geri Getirilemez

Henna_ : Öldürme! Yasat!

Ayın Filmi : O.. Çocukları

GençliğinSesi, Aylık, Kültür, Sanat, Politika Dergisi

GENÇLİĞİN SESİ İNTERNET DERGİSİ NISAN 2009 TARİHLİ SAYISI İÇİN YAZILARINIZI BEKLİYORUZ!

Son yollama tarihi 29 Mart 2009

Yazılarınızı ve önerilerinizi dergi@gencliginsesi.net adresine gönderebilirsiniz.

devrimdenizi : YEREL SEÇİMLERE BAKIŞ
Mar 5th, 2009 by admin

Yerel seçim çalışmalarının süratlendiği şu günlerde iktidar partisi AKP ve CHP’nin il mitingleri de olanca çürümüşlüğüyle süratlendi.

7 yıllık iktidarı boyunca halkı yoksulluğa, açlığa eşitsizliğe mahkûm etmiş bir AKP…

Ülkenin temel sorunlarında hiçbir adım atmamış, tersine bu sorunları derinleştirmiş bir AKP…

Ve bunun yanında ana muhalefet görevi görmesi gereken CHP…

Gerçekten ülkenin gerçek meselelerinde gerçek sorunlarında AKP’den pek farklı düşünmeyen ama sürekli AKP’ye muhalefet yapıyormuş gibi gözüken CHP…

Kürt sorununda, laiklik meselesinde, emeğin sömürülmesi meselesinde

AKP’ye söyleyecek bir sözü olmayan CHP…

Daha çok halkın gündeminden uzak dalaşmalar yaparak muhalefet görevini yerine getiren bir CHP.

Sermayeye kim daha iyi hizmet edecek,

Kim daha fazla ABD, AB, IMF uşağı olacak konusunda yarışan AKP ve CHP ve onlarda temsil edilebilecek sermaye partileri…

Ezilenler neden AKP’ye oy veriyordan ziyade; “ezilenler neden düzen partilerine halen oy veriyor(uz)”u tartışmaya açmak durumundayız bence…

Kriz ile birlikte dağınık halde gün geçtikçe yükselen halk muhalefeti, toplu işten atmalar, ücretsiz izinler, işten çıkarılırım korkusu yaşayanlar…

Yoksul emekçi mahalleleri dolmuş taşmış sokaklar işsizler ile…

Krizin etkilerinin daha da artacağı bilimsel olarak açıklansa da bu koşulların daha kötüleşeceği gün gibi ortada…

İnsanlar bireysel eylemlerle isyan etmekte, cinnet geçirmekte, kendilerini yakmakta…

Bu koşulların kuşkusuz bize sağladığı olanaklar tartışma götürmez.

Hele de yerel seçimlerde düzen partilerinin dünyada ve özellikle ülkemizde yaşanan krize inat vaat ettikleri çizdikleri tozpembe bir mahalle, semt, ilçe hayalleri gerçeği yansıtmamakta, halkın gerçek hayalleri umutları ile örtüşmemektedir.

Özellikle İstanbul büyükşehir belediye başkanlığı için yarışacak olan

İki güç kadir topbaş ve kemal kılıç dar oğlu

Vaat ettikleri ile pek bir nam salmış dırlar.

İki sininde ağızlarından gençlik onların talepleri daha iyi bir kent de yaşama istekleri

Düşmemektedir…

İşaret ettikleri noktalar doğru olsa da bu iki sermaye partisi temsilcisi de

Samimiyetten uzak ve sadece gençliği oy deposu olarak görmektedirler…

Tüm bunlar düşünüldüğünde şunu söylemek durumundayız

Seçimler AKP ve CHP arasına sıkıştırılmak isteniyor(doğu ve güneydoğu dışında)

Büyük medya organları sürdürülen tartışmalar bu yönde

Emek den demokrasinde yana güçlerin dağınıklığı

Bu döneme nazaran kurulabilen bir emek demokrasi bloğunun da yokluğu

Bizi böyle söylemeye itiyor…

Oysa en çok bu noktada emek ve demokrasi güçlerinin varlığına ihtiyaç duyuluyor

AKP ve CHP arasında dağıtılmış olan halk kitlelerini üçüncü bir alternatif etrafında buluşturmak için

Sistemin yozlaştırmasına,aç bırakmasına,kimliksizleştirmesine dur demek için

Safımızı belirlememiz ve bu saflarda dik durmamız gerekiyor..

Yoksul halk kitlelerine bir başka alternatifin,

Başka bir yaşamın mümkün olduğu gerçeği umut ve inanç ile anlatılmalıdır.

‘’Denemekten vazgeçene kadar yenilmiş sayılmazsınız.’’ sözünü hatırlatıyor

Yolumuz uzun, inancımız da amacımız kadar büyük, birlikte başarabilmek için

Emek ve demokrasi mücadelesini yükseltelim…

pitap87 : Kömürcü Kamyonu
Mar 5th, 2009 by admin

Kömür kamyonu (…)’yi ezdi!
Hiçbir şey olmamış gibi soğuk, duygusuzca atılmış bir başlık. O daha küçücüktü, anlayamazdı. Oyun sandı belki. Fakirlik yardımına başvurmuşlardı ve o kamyon onlara evlerini ısıtacak, yüzlerini biraz olsun güldürecek kömürü getiriyordu. O koca kamyonun küçücük bedenini paramparça edebileceğini düşünemezdi. Sadece üç yaşındaydı.
Bir de resmini koymuşlar haberin yanına. Saçları iki yanından bağlanmış, özenle taramış annesi, güzelce de giydirmiş. Merdivenlerde oturuyor. Gülümsüyor…
Onun bu güzel resmine baktıkça çocukluğumun mutlu günlerindeki o yağmurla birlikte gelen toprak kokusunu duyumsuyorum sanki. O keskin toprak kokusu. Hani bazen çicek kokularıyla karışık… Yaşadığı üç yılda bu güzel kokuyu tanıyabildi mi acaba bu küçük kız…
Toprak kokusunun dahi yok edildiği bu yerlerde ben bazen unutmaya basladığımı düşünüp öyle korkuyorum ki… Böyle zamanlarda gözlerimi kapatıp kendimi bardaktan boşanırcasına yağan yaz yağmurları altında hayal ediyorum. Hayal kurmaya bir başlayınca sonu gelmiyor malum. Bir de bakıyorum yağmurdan sonra toprak damı çöken o küçük evimizdeyim. Mutfak olarak kullandığımız odanın içi toprak dolmuş. Leğenlerle toprağı dışarı taşıyoruz. Daha doğrusu annem taşıyor, biz de ona ayakbağı oluyoruz. Küçücük bir kız çocuğuyum henüz.
Silik de olsa; damı onarmaya başlayan babamın yüzünü görüyorum.
Mahallenin çocukları geliyor sonra. Sabahtan mendilin üzerine serip kuruttuğumuz kabak çekirdeklerini ceplerimize doldurup birlikte çıkıyoruz. Yolda Xece Kommo yine bir bahane bulup yaramazlığımızdan dolayı bizi kovalıyor. Arkamızda küfür yağmuru, var gücümüzle koşuyoruz. Akşama kadar mahallemizin her yıl laf olsun diye asfaltlanan ve ilk yağmurla akıp giden asfaltlı ama toprak yolunda çizgi, çelik çomak, dokuz taş, can, fırıldak ve daha bir sürü oyun oynuyoruz. Takatimiz kalmadığında yemlik toplamaya gidiyoruz. Birileri evden ekmek aşırıyor. Dürüm yapıp yiyoruz. Tadı öyle güzel ki…
Aramızda bir tartışma başlıyor sonra. Hayatında hiç domuz görmemiş olan bizler, domuz kanının rengini tartışıyoruz ve sonunda kırmızı olamayacağına kanaat getiriyoruz. O sırada karşıdan Toni’ nin geldiğini görüyoruz. Bizim başınabuyruk, keyfince gezip tozan köpeğimiz. Kimbilir bugün nerelerdeydi… Bazen günlerce görünmediği olur ama her zaman evine, bize geri döner.
Gelip yanımıza uzanıyor. Karanlık çökmeye başlıyor. Tam saklambaç saati deyip annelerimiz henüz kapılardan “eve” diye bağırmamışken oynamaya başlıyoruz. Ben kuruması için daire biçiminde üst üste dizilen tezeklerin içine saklanmaya karar veriyorum ama tam içine girecekken tüm tezekleri deviriyor ve hidik teyzeye yakalaniyorum. Arkadaşlarımın gülüşleri arasında elinden kaçıp kurtuluyorum…
Gözlerimi açmak istemiyorum. Açtığım anda tüm bu güzellikler yok olacak. Ama kurtuluşum yok, onu da biliyorum.
Gözlerimi açtığım anda onun resmi yine karşımda. Yaşayabilseydi küçük yaşta omuzlaması gereken bir yoksulluğu olacaktı, aynı zamanda hiçbir burjuva çocuğunun yaşayamayacağı kadar güzel çocukluk anıları…
Bugün içim seninle bir kez daha acıdı küçük kız. Bunca haksızlığın içinde kilometrelerce uzakta ve yüreğimin yanı başında, senin yaşadığın bu haksızlık, gidişin, en umutsuz hissettiğim şu anda bana nasıl güç verdi bilemezsin. Bilemezsin…

Murat Doğan : Daye
Mar 5th, 2009 by admin

Bu günlerde reenkarnasyona inanmaya başladım.Kendimi büyük bir boşlukta hissediyorum.Sokağa çıkma ,insanlarla konuşma, hayatı yaşama ,kazanımlar elde etme isteğim yok artık. Bunun tek nedeni bir küçük çocuğun annesine seslenişi “daye” benim yapamadığım söyleyemediğim hayatımdaki en büyük eksiklik….

Ben bir reenkarnasyon evresi geçiriyorum.Ama en acısı insanlar öldükten sonra bu evreleri yaşarmış. Reankarnasyonun tanımı bu… Ben ise yaşarken hem ölümü tadıyorum, hem değişimi yaşıyorum…

Neden boyun eğdim ki buna !Rozerin diye bir kız çocuğu kendi diliyle okuyamadığı için okumayı istememiş.Bir ömür nasıl geçecek peki? Ana dilinden yoksun acım ,sevincim , gülüşüm hep farklı olucak şimdi.Bir küçük kız çocuğu kadar ana dilime neden sahip çıkamıyorum ki?Burda ana dil reenkarnasyonu çıkıyor ortaya biri dini inanç türü diğerini ortaya çıkaran ise insan oğlu…

Nasıl bu kadar acımasız olunur ki? İnsanın kendi yaşam felsefesi kültürü yok edilmeye çalışılıyor.Ben tek bir kelimeyle yıkıldım “daye” duyduğum her Kürtçe kelimeye ana dil açlığıyla bakıyorum, canım çekiyor tek bir oturuşta binlerce kelimeyi sindirmek istiyorum…İzin verirler mi acaba ana dil reenkarnasyonu mucidi insan oğlu buna?Duyduklarım korkutuyor beni…Bir halkın temsilcileri kürtçe yemin etikleri için yaka paça meclisten çıkartılıyor.Yine benim halkımın temsilcileri değilmi konuşmaları literatüre bilinmeyen bir dil olarak kaydedilen,korkutuyor beni ;Vedat Aydın degilmiydi dili için katledilen,Ebubekir deniz serdar danış değilmiydi kayıplara giden ve bizim çocuklarımız değil miydi alanlarda kolları kırılan…

Korkuyorum ama bir yandan da küçük bir çocuğun sesi kulağımda hala yankılanıyor “Daye” kelimesi.Her türlü işkenceden ağır geliyor bana.Ana dilden yoksun bir yaşam yanlızlık doğrusu içerisinde sonsuz bir eksene gitmek gibi,sahte bir yaşam felsefesini nasıl yaratabilirim ki insan bu şekilde programlanmış bir makine gibi…

Benim açlığım ise hiç bir şekilde gitmeyecek.Kendime menümü hazırlamak zorundayım ilk önce içi boş beni doldurmam gerek…Birincisi “sînoren zımanê min sinoren cihana mın ê” (dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır)haykırıyorum duyyy beni bana ait olmayan yabancı beden ,ikincisi hayalerimde resmini çizdiğim Avaşin çiçeğine haykırıyorum “ez te hezdıkım”…

Size tavsiyem tek kelime öğrenin “daye” yaşamayı öğrenmeye çalışan bir bebek gibi ağzınızdan ilk önce “daye” çıksın sonra öğrenmeye başlayacaksınız ana dilinizi size anlatacak tanıtacak büyük bir lügattir “Daye”….

Murat Doğan

AsreVya_ : Iste öyle uzakki; geldigim yollar
Mar 5th, 2009 by admin

* “şimdi öyle uzak ki geldiğim yollar
yanlış bir öyküdeyim
beni yeniden yaz…”

Kısa bir dönem sessizlik adına üç heceye sustum… Üç heceden düştüm göz uçlarıma değmeyen yalnızlığa… Bir nefes eşliğinde sus/tum ölüme…

İşte yine aynı yerdeyim masalımın… Kimsesiz ve çaresiz… Uzak iklimlerin can alıcı y/anları var heybemde, zulamda adi meçhul bir fotoğraf… Y/adimda sen… Kan kusuyorum gece nöbetlerimde…’ Oysa kustuğum kadar vardım /sustuğum kadar k/anardım’ soluksuz gece nöbetlerimde… Gittikçe çoğalan sen coğrafyalar çiziyor yüzümün deltasında /yüzümün aynasında “sen” yâr/sızlığımın en ücra köşesinde içime ekilen çorak toprak oluyor, deliren Fırat’ın asilliğiyle…

İklimler boyu yürüdüm…
Yürüdüğüm yollar kanattı/ben yolları eksittim ardı sıra birbirini takip eden akrep ve yelkovan misali…

Kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir zaman aralığında hayatın giriftliğinde
düğümleniyor cümlelerimin dili… Yüreğimin haykırışını durduramaz “sana” olan tutsaklığım… Haykırsam sesim zamanın bitimsizliğinde boğulacak… Sessizlikle birlikte yitip gidecek… Ulaşmayacak sana… Dili olsa yüreğin “o”nun haykırışı dağları titretirdi… Bir sus payı düşünce payıma, sesi kesildi çaresizliğin… Çare; çare(siz) artık…

Esir düştüğüm zamana kadem basıyorum bir “sus” payı niyetine…
Bir düşe sevdalandım.. Düş boyu sürüldüm mahkûmluğa… Kendime yetmeyecek kadar sessizim… Bir ses… Bir çığlık… Bin ölüm kokuyor buralar… Ölmek ve yaşamak arasında bir fark kalmadı, gülüşleri ‘intihar’a bırakalı… Düş(üş)ler sen(siz)liğe yelkenli…

Korkar adımlarla ağır ağır yürüyorum… Arkamda akbaba sürüsü, ölümümü bekleyen kara/sürüsü… Acıyan yanlarıma dokunmasınlar diye ağlar örüyorum saçlarımdan…Tel tel koparıp saçlarımı, kirpiklerimle bağlam kuruyorum sızıyan yanlarıma… Sızlayan sensizliğime…

Ben; yani deli… Bu düşü yok eden  sonra intihar süsü veren zanlı… Yanlış bir öyküye kelamıyla kendini yazmaya çalışan asi… Yalancı baharların yüzü/yüzüme düşen sancısı… Hüzün anaforunun yaratıcısı… Uzak coğrafyamın hazin ezgisi… Kimsesiz gecelerimin masum düş gezgini…

Yanlış zaman ve yanlış mekândı sevmelerim… Üç harf eşliğinde düşmüştü yokluğa… Üç harf eşliğinde haykırdım “sus”(ma)larımı… Üç çığlıkla düştüm yollara… Üç ölüm biriktirdim sensizliğin ertesine… Durgundu zaman, yenik düşmüştü kördüğüm… Uykusuz masallar arıyorum çöreklenen yüreğimde… Hazin türkülere eşlik ediyor gözyaşlarım… Açılması imkânsız yaralar bırakıyorum haziranlı günlere… Geriye yamalı bir yürek sızı kalıyor gülüşlerimi kanatan… Sevdamın gergefine örselenen bir şizofren düş sanısıyla yolunu şaşırdı, yol beni kendimden caydırdı… Sonsuzluğa gözlerimi yummak istiyorum… Teneşirde ağlamak istiyorum… (Ya)saklayın beni bensizliğime ne olur!

Mevsim haziran… Aklım kara kış… Dalgınlığıma lades tutuştu t/uzaklığın… Yamacına uzansam da yokluğun vaveyla eşliğinde uzanıyor yol boyu… Yollar heybemde bir milada gebe… Üç oda kapı aralığında emek kokan ellerini arıyorum ikindi sofrasında… Dokunsam büyüsü bozulacak “aşk” a düşen saçların…

Masallar kan(a)dı bu çetrefil sevdanın seremonisine… Günahlarımız bir haziran gecesi üç ses, üç çığlık ve üç ölüm eşliğinde yakıldı…

Üç nokta uğruna tümcelerinde kanayan ben… Ve suskunluk uğruna kendine
(ya)saklanan sen…

Sazımın son teli ayrılık türküsünü susturdu… Ayrılık ölümle eşdeğerdi…

Ölüm ayrılığı ağlattı…
…..

“şimdi öyle uzak ki geldiğim yollar
yanlış bir öyküdeyim
beni yeniden yaz”

*alıntıdır…

dennniiizzz : SEÇİME DOĞRU İLERLERKEN
Mar 5th, 2009 by admin

Türkiye‘nin tam da gündeminin en kritik olduğu zamanları yaşıyoruz. Türkiye tam bir belirsizlik içine girdiği şu son seçim günlerinde bir yardım kampanyası adı altında başlatılan kömür dağıtımdan sonra beyaz eşya dağıtımı gündeme geldi ki; suyu elektriği olmayan evlere bile dağıtılan eşyalardan çok halkın beklediği şey iş.

Haklılar! Eşyadan çok onların paraya ihtiyaçları var. Ekonomik krizin tüm dünyayı etkisi altına aldığı, işsizliğin çoğaldığı, işçilerin “acaba biz de işsiz kalır mıyız” korkusuyla işe gitmeye korktuğu, evine bir ekmek götürmek için kapı kapı dolaşıp iş arayanların çoğaldığı şu günle de oy toplamak için başlatılan kampanyalardan memnun olan da var olmayan da…

Memnun olanlar başbakana, AKP’ye bin kere teşekkür etseler yine az geliyor ama ya olmayanlar, “bize yardım değil iş lazım, ben kazanır alırım“ diyenler ne olacak?

Çiftçi toprağını kuraklıktan ekememiş, buğdaydan, arpadan, pamuktan istediği bereketi alamamış, mahsul tarlada kalmış, hayvanlar damda aç, cebinde saman alacak parası yok, “çiftçiye yardım ediyoruz” palavralarını atarlarken nutuk gibi “ananı da al git“ denen çiftçi, “anasını da alıp” nereye gideceğini bilmeyen çiftçi de biziz…

Memur, emekli aldığı 600 TL maaştan yakınırken elektrik parası, doğalgaz parası, ev kirası derken ay başında cebinde parası biten, ay sonunu nasıl getireceğini bilmeyen vatandaşlarımızın sesine çığlık olurken bütün bunlara rağmen gözlerini kapatıp, kulaklarını tıkayıp “zam yaptık emekliye, zam yaptık memura” demelerine akıl sır erdiremedik bir türlü. . .

Biz bunları tartışırken Erdoğan Davos’ta yumruğunu vuruyor masaya ve yine halkımın yüreğini fethediyor ve kesesini biraz daha oy ile dolduruyor. İstanbul ‘a geldiğinde yoğun ilgi ile karşılaşıyor ve oy vermeyecek olanlar bile Erdoğan‘ın Davos‘taki bu tepkisine hayran kalıp başlıyor “BAŞBAKAN ERDOĞAN “ diye slogan atmaya… Yine Türkiye‘nin gündeminde günlerce haberlerde konuşulan, ağızdan ağıza yayılan gündem… Öyle ya da böyle oylar yine Erdoğan‘a…

Erdoğan Davos‘la garantilediği oylarla birlikte seçim yolunda ilerlerken 29 Mart‘a takılı gözlerimizle bir heyecandır bekliyoruz keselerden çıkacak oyları…

tussy : Geri Getirilemez
Mar 5th, 2009 by admin

İlk kez dışarıya tek başına çıkmasına izin vermişti babası. Nereden hangi otobüse bineceğini de söylemişti ona. Gitmek istediği yer Vefa’ydı. Eskiden oraya dedesiyle birlikte gidip bardaklarca boza içerlerdi. Belki de sadece kendisi bardaklarca içerdi, dedesi içmez; kendisininkini de ona verirdi.

Dedesiyle vakit geçirmek onun için büyük bir zevkti, dedesi için de öyle… Çünkü dedesi evde ne oğluyla ne de geliniyle anlaşabilirdi. Zaten eşini, yani Melis’in babaannesini, Melis doğmadan 2 yıl önce kaybetmişti…

Melis çantasına son bir kez daha baktıktan sonra ayakkabılarını giyip evden çıktı. Heyecan sarmıştı içini, koca kız olmuş tek başına dışarı çıkabiliyordu artık. Caddeye çıktı ve durağa geçti. Otobüs sık geçiyordu, işlek bir caddeydi. İlk gelen otobüse bindi. Evleri Vefa’ya çok uzak değildi, bu yüzden dedesiyle gidebildiği tek yer oraydı. Çünkü dedesi hasta olduğu için onu daha uzak bir yerlere götüremiyordu.

Otobüse bindiğinde dedesiyle anıları geldi aklına, hep şuracıktaki koltuğa otururlardı ama bu sefer Melis oraya tek başına oturmuştu… On dakika sonra Vefa’ya vardı otobüs. Melis orta kapıdan inip karşıya geçti. Boza almak için dedesiyle hep gittikleri yere çevirdi yönünü. Aldı bozasını ve parka gitti. Çok sevdiği bozayı birkaç yudumda bitirdi. Dibinde kalan bozaya ulaşabilmek için o daracık bardağı kafasına dikti. Kafasını diker dikmez gözleri karşıdaki eski taş binaya dikildi. Ne yutkunabiliyordu ne de gözlerini oradan ayırabiliyordu. ‘Hayır, olamaz’ dedi içinden defalarca… O taş bina… Aradan geçen yıllar… Yutkunamadığı son yudum bozası… Düşünceler… Kandırılma duygusu… Ve her birine bir damla gözyaşı… Hayır, olamazdı, o taş binadaki camda ağlayan adam olamazdı… Belki de gözleri bozulmuştu. Pekiyi ama camdaki adam niçin ağlıyordu? Hem de titreyen gözlerini Melis’ten çekmeyerek… Melis yerinden kalkıp taş binaya gitmek istedi, evet orası bir huzureviydi, kendisinin sevdiği ama çocuklarınca sevilmeyen yaşlı amca ve teyzelerle dolu olan. Sertçe kalktı oturduğu yerden. Ama bacakları kenetlenmiş gibi çakılı kaldı olduğu yerde. O kötürüm bedene ulaşmak için çok zorluyordu kendini ama aklındaki düşünceler onu dondurmuştu. Evet oradaki dedesiydi, hiç şüphesi yoktu. Tek şüphesi annesi ve babasının duyguları hakkındaydı. Nasıl yapmışlardı bunu yaşlı bir ruha? Nasıl yapmışlardı bunu çocuk bir ruha? Yaşlı ruh ölmüş, çocuk ruh ise yaşlanmıştı bunu yaptıklarında. Oysa ki Melis’e dedesinin onlar tatildeyken ölmüş olduğunu ve onlar gelmeden de gömüldüğünü söylemişlerdi; bir çocuğu kandırmak için kurgusuz basit bir yalandı… Bunu yaptıklarında rahata ermişlerdi, hele ki babası; yemeyip yediren, giymeyip giydiren, onu okutan, evlendiren babasını başından atmıştı… Dedesinin sözde ölümünden beş yıl geçmişti. Bir daha geri getirilemez koca beş yıl! Melis’in hıçkırıkları tüm parkı kaplamıştı. Babası bunu yaptığı zaman iniltisiz beş yıla ipoteklemişti evindeki sözde huzuru dolum tarihini bilmeden, ama bitti işte… Evindeki huzurun garantisini sağlarken, kızının yarınlarını yakmıştı. Dedesiyle geçireceği yarınlara yazık olmuştu, beş yıl daha ölüme yaklaşmıştı dedesi torunuyla vakit geçiremeden. Yazık olmuştu her şeye, yazık olmuştu dünlere, yazık olmuştu yarına… Ve yazık olacaktı Melis’in babasına… Çünkü ona daha kötüsünü yapacaktı Melis, ömrü boyunca o beş yıla yüklüce faiz bindirecekti intikam duygusuyla… Babasının sevdiği gibi…

Henna_ : Öldürme! Yasat!
Mar 5th, 2009 by admin

Yazsalar mürekeb birakmayacak, yazsalar yürek kanatacak, yazsalar saatleri kiracak bir karanlik gecmis var iki adim ötemizde. Hangi yöne baksak bizimle gelen karanlik bir gecmis. Karanlik yüzlerle dolu cogu zaman. Her uzatislarinda ellerini, kanlar icinde kaliyor tüm bedenleri. Ölü bedenlerine bile iskenceler yapiliyor ve ruhlari hala toprak üstünde kimlik arayisinda. Yillar öncesi katliamlardan kalma cocuk bedenlerin yüzlerinde hala neden öldürüldüklerini anlamadiklari bir ifade var. Sahi kimdiler? Neden vurulmustular?

Bir savas vardi. Evet, bir savas vardi ama neyin savasi? Kimler, kimlere karsi savasiyordu? Öldürdükleri kimlerdi? Öldürenler kimlerdi..?

Su terkedilmis köylere gidilse, duvarlar dile gelse neleri dillendirecek. Tasi kuma cevirecek kadar yarali bu topraklar. Sevdalari dile gelse yer gök kan aglayacak.

Dokundukca duvardaki deliklere ve baktikca kalintilara, izlere sanki bir film seridi gibi geciyor tüm olaylar. Basrollerde vatandasi korumaya gelen timler! Kisa film serinde bile vatandaslar (köylüler) yardimci oyuncu. Yani hep yaridayken daha filmin bileti kesinlenler. Nereye, niye bilinmedi… Gidis sekilleri yeterliydi. Konusmaya mi? Gerek duyulmadi…

Okullarda cocuklar gelecegin büyügüdür diye yazan tabelalari hatirladim. Okullarda egitim yapildigini hatirladim. Kizil toprakta mektepler iskence yuvasi. Köylü egitiliyor öyleki ne cocuk ne yasli demeden egitimden geciriliyor. Özel bir egitim olsa gerek ki tek tek siniflarda bir kac egitimli (!) ile egitiliyor. Kim nasil cikiyor egitiminden mechul… Tibki yasamlari gibi.

Ana olsan bir dert baba olsan bir dert. Dert ki ne dert! Konusturamasa seni iskence timi, evladin var henüz taze sicak teni. Nasil dayanir iskenceye elbet sizlatir yüregini, degil ana babayi, dagi,tasi,topragi… Kapi önünde ki iti aglatirda bir tek bu yüzleri gülümsetir… Yinede “öldürme, yasat!” diyor bir kadin. Ama yarali, ama kanamali, ama aglamakli… Yinede keskin nefes alislarla öldürmek icin degil yasatmak icin savas diyor bir kadin.

Ayın Filmi : O.. Çocukları
Mar 5th, 2009 by admin

12 Eylül 1980 ihtilalinden sonra siyasi suçlu olarak aranan bir karı-koca yurtdışına kaçmaya karar verir. Ama çocukları bu konuda onlar için en büyük engeldir. Yurtdışına kaçmadan önce çocuklarını bırakacakları güvenli bir yer ararlar. Çift sonunda çocuklarına ‘en güvenli yer’ olarak ‘Mehtap Anne’nin yuvasını seçer. Onların çocuklarını bıraktıkları yer aslında eski bir hayat kadını olan ‘Mehtap’ın bu işi bıraktıktan sonra halen hayat kadınlığını sürdürenlerin çocuklarını bıraktıkları ‘Emanetçi Anne’ evidir…

Karı-koca yurtdışına kaçtıktan bir müddet sonra çocuklarını alması için bir İtalyan kızı Türkiye’ye gönderir. İtalyan kız, ‘Emanetçi Anne’ye bırakılan çocuğu alıp anne - babasının yanına götürmek isterken kendini bir dizi ilginç olayın içinde bulur.

SAYI 27 - Şubat 2009
Feb 5th, 2009 by admin

http://www.gencliginsesi.net/dergi.jpg

Henna_ : Uzak diyarlardan t/uzak yakınlara…

imge : ÇIPLAK KAL

AsreVya_ : Her Sus’a Bir Ölüm

AsreVya_ : Kan Susturdu Ölümleri

kizilyanardag : ERGENEKON DAVASINDA DEMOKRASİ GÜÇLERİNE DÜŞEN GÖREV

kisil : liberalizm ile faşizm arasındaki tarihsel bağ

rosbas : ERGENEKONA bakmak

tussy : SONSUZ BEKLEYİŞ

teslim : BİR HAYALİN İÇİNDEN

Ayın Filmi : Olimpo Garajı (1998)

GençliğinSesi, Aylık, Kültür, Sanat, Politika Dergisi

GENÇLİĞİN SESİ İNTERNET DERGİSİ MART 2009 TARİHLİ SAYISI İÇİN YAZILARINIZI BEKLİYORUZ!

Son yollama tarihi 27 Şubat 2009

Yazılarınızı ve önerilerinizi dergi@gencliginsesi.net adresine gönderebilirsiniz.

»  Substance: WordPress   »  Style: Ahren Ahimsa