»
S
I
D
E
B
A
R
«
sibel : Babam yoldaşımdı benim..
Nov 29th, 2007 by admin

Babam yoldaşımdı benim..

Dünyaya gözlerimi açtığım andan itibaren bu dünyaya dair hatırladığım ilk
karede babam var. Gözlerimi kamaştıran bir güneşin aydınlattığı pencere
önünde kocaman bir adam..

Yine dünyaya geldim geleli hatırlayabildiğim en eski rüyamda babam var.
Karanlık bir sokakta yürüyoruz babamla. Bir adam çıkıyor köşe
başından.Elindeki bıçağı saplıyor babamın gövdesine.. bıçağı çekiyor
adam..bıçak beyaz bir gül oluyor.

Seneler geçiyor netliğini kaybediyor her ikisi de hafızamda ama ben
silinmesine izin vermiyorum..

Şimdi biliyorum ki hayata bakışımı şekillendiren babamın tek kelime
konuşmadan bana aktardıklarıydı.beynime ve yüreğime şekil veren şey ona olan
sevgimdi. Bana hiç öğüt vermedi, ona bakarak şekillendi dünya görüşüm.Bunu
şimdi şimdi anlıyorum..

Bütün dünyam babamdı çocukken. Şimdi geriye dönüp bakıyorum sokakta
oynadıklarımı değil babamla fabrikanın bahçesindeki grev çadırında
oturuşumuzu hatırlıyorum. O çadır bana ne kadar sevimli gelmişti.. Bir zaman
sonra grev çadırlarının yasaklandığını, babamın grev gözcülüğü sırasında çok
üşüdüklerini çay içip ısındıklarını anlattığını hatırlıyorum. Gece oraya hiç
gitmemiştim fakat dizleri üzerine çökmüş çay ve sigara içerken babamı hayal
ettiğimi hatırlayabiliyorum. İşin tuhaf tarafı o zaman sadece üç yaşında bir
çocukmuşum.. sonrası yok hafızamda.. sonradan öğrendiğim, grevin uzun zaman
sürdüğü ve patron lehine sonuçlandığıdır..

Yıllar sonra Beykoz şişe cam fabrikasının önünden geçiyorum yıl 2003. Mavi
önlükler içinde işçiler ve aileleri eylemde.. her biri babam ve yanlarında
Sibeller sanki.. yaklaştım polis barikatının kenarından seslendim. “ben de
bir emekçinin kızıyım. İşçi babalar ve sibel’ler hep aynı safta olacaklar
işte” tebessüm ettiler. şu burjuvanın yüzlerine bakmaktan imtina ettikleri
işçiler. Oysa ne güzel gülümsüyorlardı.. Biliyorum kızları, babalarının bir
gülüşüne dünyayı feda ederlerdi..

Hiçbir şey anlatmazdı babam ve fakat onunla yaşarken isyanın meşalesini
elime almışım ben.. özgürlük, adalet, umut, mücadele, direniş, dağlar,
emek.. tılsımlı kelimeleri zihnimin..
Babam şarkı söylemedi hiç ama onunlayken ezberledim marşları ben… Ne
çocuk şarkıları ne aşk şarkılarını sevebildim.. içinde tılsımlı kelimelerim
olmalıydı. Mırıldanarak şarkı söylemedim ben hiç. Herkes duymalıydı
şarkıları.. Umudunu yitirene umut, direncini yitirene omuz vermeliydi.
Dizinde dermanı olmayanın elinden tutmalıydı şarkılar….
Hiç anlatmazdı babam; Nevzat Çelik’i, Deniz Gezmiş’i, Nazım Hikmet’i ama
onunlayken tanıdım onları… Bir tek sokağımızda öldürülen “Kemal Türkler”in
adını duydum ondan bir de Deniz Gezmiş için “iyi çocuktu” dediğini.. Ben
Cağaloğlu’nun bütün pasajlarını tek tek gezer en eski baskılarıyla kitaplar
satın alırdım okul harçlığımla.. okur bitirir saatlerce de anlatırdım
herkese. Çocukluğumdan beri sol yanımda bir acı duydum, gözlerimin
kulaklarımın şahit olduğu her zulümde… Ve hala sokaklardaki her miting
afişini gördüğümde heyecanlanırım.. yüzümde istemsiz bir tebessüm..

Bu yazıyı çalıştığım fabrikada yazıyorum şimdi.. Yüzlerce emekçiyle
beraberim. Onlar kendilerine değil bana “emekçi” deseler ve burjuvayı henüz
yeni yeni tanı(m)lasalar da..

Evet şimdi biliyorum ki hayata bakışımı şekillendiren babamın tek kelime
konuşmadan bana aktardıklarıydı.Beynime ve yüreğime şekil veren şey ona olan
sevgimdi. Bana hiç öğüt vermedi, ona bakarak şekillendi dünya görüşüm.Bunu
şimdi şimdi anlıyorum..

Evet, yetim ve öksüz olduğu için sevdim yetimleri, o köyünün en fakiri
olduğu için sevdim mazlumları,o emekçi olduğu için işçilerdi dostlarım, onun
asiliğidir içimdeki muhalif devrimcilik..

Benim yoldaşım Babamdı..

lifeisbeautiful : Freundschaft *
Nov 29th, 2007 by admin

Kein Mensch ist in der Lage ohne Freunde zu leben, denn Menschen sind Wesen, die erst richtig funktionsfähig sind, wenn sie mit anderen die Freude und das Leid teilen können. Natürlich haben wir alle Freunde, doch manchmal wird man von ihnen enttäuscht, hintergangen oder sogar betrogen. Es ist sehr leicht Leute zu finden, mit denen man lachen und scherzen kann ,jedoch kann man sie nicht alle als Freunde betrachten, da man sonst sehr schnell enttäuscht werden würde. Heutzutage ist Freundschaft leider käuflich geworden, da das Geld den Menschen viel wichtiger ist als alles andere auf der Welt, doch dafür können die Menschen weniger, denn das System ist eher Schuld,es zwingt uns für Geld alles zu tun. Dabei vergessen wir einiges. Die Zeit, die wir mit unseren Freunden verbracht haben sollte uns wichtiger sein, denn wenn wir an die Zeit zurück denken, wird uns einfallen, wie viel dieser Freund für uns geopfert hat oder wie viel Zeit wir füreinander geopfert haben. Ist irgendetwas auf der Welt wirklich so wichtig wie der Tag, an dem ihr zusammen geweint habt, an dem ihr zusammen gelacht habt oder an dem ihr beide zusammen Hand in Hand gegen andere wart ?  

Wir sollten mehrmals überlegen, bevor wir eine Freundschaft in Gefahr setzen, denn es scheint einem leicht zu sein Freunde zu finden, aber wenn ihr zurück guckt, wie viele WAHRE Freunde hattet ihr  bis jetzt, die euch nicht im Stich gelassen haben. Es sind wirklich sehr wenige und genau aus dem Grund halltet eure Freundschaften fest und seht zu, dass euch die keiner kaputt macht. Wenn beide Seiten Toleranz, Hilfsbereitschaft, Vertrauen und Interesse zeigen, bin ich mir sicher kann nichts die Freundschaft kaputt machen.Wir sollten allen zeigen, dass man uns nicht mit Materialien zufrieden stellen kann. Wir brauchen Menschen, denn nur GEMEINSAM SIND WIR STARK !

* = Arkadaslik ( Almanca ).

seyit : Postmodernizmin şifreler dünyası
Nov 29th, 2007 by admin

Güneş kaç zamandır yüzünü göstermemişti. Belki de bu yüzden kaç zamandır
hırçın ve huzursuzdu deniz. Köpürüyor; salyalarını, kıyılarını bir dudak
gibi çizen şehrin üzerine savuruyordu.

Sahilde bankın üzerinde oturan siyah paltolu, kasketli adam, yırtık
pantolonlu küçük çocuk yanına yaklaştığında bir kaplumbağa gibi içine
gömüldüğü paltosundan kafasını uzattı, çocuğun elindeki boya sandığına baktı
bir süre.

Çocuk, “Boya ister misin amca?” dedi.

Gülümsedi adam, belki de uzun zamandır ilk defa. “Hava soğuk, sahil bomboş,
bir benim için mi burdasın?”

Adamın uyarısıyla havanın buza kesen ayazını farketmişçesine titredi çocuk,
“Güneşli havada herkes iş bulur amca. Mühim olan böyle havalarda iş
çıkartmak. Yoksa okul harçlığı yok. Evde ekmek de yok…”

Sakince gülümseyen adam paltosunun içine sıkıştırdığı kitabı çıkarttığında
kapağındaki “Da Vinci Şifresi” yazısını fark etti çocuk. Kasketinin altından
bakan deli gözlere takıldı. Adam sayfaları karıştırıyordu, “Dert etme” dedi.
Sonra denizin üzerinde uzayıp giden ufka baktı. Tarihin derinliklerini
araştırırmış gibi bir hali vardı. Gözleriyle uzakları işaret etti, “Bak
açacak hava, güneş yüzümüzü ısıtacak, yeryüzünün bütün şifreleri de
çözülecek.”

Oralı olmadı çocuk. Kafasını paltosunun içine çeken adama seslendi yine,
“Boya ister misin amca?”

tiroj : ‘‘ GÜNEŞİ BİR GÜLEGÜLEYLE..’’
Nov 29th, 2007 by admin

Yaşamını ‘en iyi şiir ’i olarak niteliyordu Can Yücel. Yatağına sığmayan ;durmadan akan bir nehir misali.

Bilinçle,erdemle,kültürle,zekâyla,birikimle dolu o nehir hayatı.

 

‘’Birden bire uyuyacağım,

Bunca uykulu uykusuzluktan sonra

….

Uyuyacağım,herkesi uyutmak için değil

Uyandırmak için.

Ben hep böyle yaşadım

Herkesi uyandırmak için.

….’’

Böylesine inatçı,ille de muhalif oluşu bu yüzdendi her hal. ‘Herkesi uyandırmak için ’.Şüphesiz böyleydi .Yoksa kelimeleri – sokaktan seçtiği kelimeleri – şiir mendiline sarmalayıp kokuşmuşluğa,yozluğa – yobazlığa fırlatması ne için olabilirdi ki ? Elbette ki kurulu düzenin camına sallayıp ; tuz-buz edecekti.!

1926 yılında Hasan Ali YÜCEL ’in oğlu olarak doğar Can YÜCEL. İşte kendi sözleriyle çocukluğundan ufak bir kesit : ‘’ İlkokul üçteyim. Küçücük çocuk. Boğaziçi okulunda okurdum. Evden yolladılar. Leyli yollandım. Hem aynı şehirde oturacaksın, hem de okula leyli yollanacaksın. Çok bozuldum, çok üzüldüm. Evde ikiz kardeşimle kavga ediyorum diye yollandım. Benimsemedim. Her şeyi benimsemediğim gibi… Futbol vardı, futbol oynuyordum. İyi bir futbolcu olacaktım. Nasıl gol atacağım hala rüyama girer… Zaten şiirde de hep nasıl gol atacağımın peşindeyim ya.!
Ankara’da Taş mektep. Ah
ır gibi. B…k bir yer. Futbol da yok. Üstelik vekil oğlusun. Hiç sevmedim… Ortaokul bitti, Atatürk Lisesi. Aynı numara orayı da sevmedim.
Klasik şube harikaydı. Harika kadro, Nurullah Ataç, Cevdet Kudret ders veriyor. Nazım okuyoruz. Dünya edebiyatını tanıyoruz. Latince
öğreniyoruz. Sekiz öğrenciyiz. Gazi Yaşargil de orada. Gazi çok çalışkan, bize karışmaz. Orda komün kurduk, harçlıklarımızı komüne verip para biriktiriyoruz. Dışarı gitmek için. Sonra tüm topladığımızı Gazi
’ciğimize verdik, onu dışarı yolladık.’’ Hakkında dedikodu çıkmasından çekinen H. Ali Yücel  oğlunun dışarıya çıkma başvurursunu onaylamaz.

 Can Yücel okuru ‘şaşırtmayı’ pek sever.

Şiirlerinde takındığı üslup,kullandığı argo ve küfür kelimeler dikkat çekicidir .‘Müstehcen’ yazdığı için de çok eleştirilir. Sokaktan aldığı kelimeleri iyi seçip, bu argo ve küfürleri yontmada ustalığını göstermiştir . Bu küfür, özgürlüğün bir parçasıydı da aynı zamanda.

Elimizde kalan –neredeyse en büyük özgürlük – küfür edebilme özgürlüğünün şiire yansımasıydı.

 Ankara ve Cambridge Üniversitelerinde öğrenim gördükten sonra uzun süre İngiltere ve Fransa’da kalır.1953’de Kore Savaşı’na katılan Türk Tugayları arasında yer alır ve böylece savaşı yakından görür.

Daha sonra BBC Türkçe Yayınlar Bölümü’nde spikerlik yapar. Ardından 1963’de yurda dönerek Marmaris’te turist rehberliğine başlayacaktır ancak bu rehberlik işi de uzun sürmeyecektir.

 Hep yazma isteğiyle dolup taşar Can Yücel. Bakın şiir hakkında ne diyor : ‘‘Şiir yazmada intizamım var. Hep şiir düşünüyorum… Hayatımda karım hariç iki şey sevdim: Şiir ve politika. Şiir nedir diye sorarlar. ‘Şiir göklerde uçan nazenin bir balon’ değil; o balon çoktan patladı. Benim için şiir akıl ve heyecan meselesidir. İnsan beyninin yalnız yüzde 10’u bilinir, gerisi meçhul kıta. Şiir, beynin işlemeyen yüzde 90’ını harekete geçirmektir .Şiir bir terlemedir. Güneş güneş sözlerle… ve böyle   böyle eriyip gider. Dünya gibi tıpkı; döndükçe terleye terleye…’’

Evet şiir demek ‘akıl ve keşfetmek’ demekti ve zekayı iyi kullanmak gerekirdi. Şiir demek hayatın bir parçasıydı. Ve ilk şiir kitabı, Yazma ’yı 1950 yılında yayınlamıştır. 

 

Can Yücel ’in  ‘şiir feneri’ nin  aydınlattığı ‘karanlıkta’ gerçek yüzü ayyuka çıkanlar başka bir yol kalmayınca ‘mevzuları kapatmak’ adına O ’nu mecburen ‘‘bağırlarına basacaklar’’ ; ‘şakacı ihtiyar’ diye takılacaklardı.

Çünkü alacakları cevaptan çekiniyorlar ; Can Yücel ‘den korkuyorlardı .Bu durumu kendilerine yediremeyeneler ise olup bitene ‘rezillik’ diyorlardı. Ki zaten ‘ne kadar rezil olursak o kadar iyi’.

Okuyalım DEĞİŞİM şiirini :

İnce uzun bir hayvan

Çarpıyor

Çarpıyor

Çarpıyordu kendini taşlara.

Canı mı sıkılıyor

Can mı çekişiyordu yoksa?

Yok efendim dedi yanımdaki adam

Gömlek değiştiriyor yılan

Bu hallerden anlarız dedi az çok

Biz de sınıf değişmiştik bi zaman

 

*****

Hasan Ali Yücel ’in  1935 – 46 yılları arasında politik yaşamı başlar. Bayar Hükümeti ’nde Milli Eğitim Bakanlığı görevi yapar. Görevi ve sorumlulukları gereği oğlundan uzakta olacaktır. Bu özlem Can Yücel ’de

‘Ben hayatta en çok babamı sevdim’ duygusuyla depreşecektir vakti gelince.

Bir şairde vakti geldiği zaman gün yüzüne çıkacak olan, yeri gelince depreşecek olan o kadar çok ayrıntı vardır ki ..Bunlar zamanla dağarcıkta şekil alıp akıverir dizelere.

Hele de bu şair Can Yücel’se akacak o kadar çok şey vardır ki ..

Birçok kimse onun hakkında bir söylenti,bir hikaye duymuştur. Birebir tanık olmuştur o unutulmayacak anlara.

Çünkü Can Yücel’de herkese,her yerde ve her zaman verilecek cevap vardır.

 

12 Mart dönemi gelince O da ‘avlanan insanlar’ arasındadır. Che’den ve Mao’dan  çevirdiği kitaplar nedeniyle 15 yıla mahkum olur. Ancak 1974 te çıkan afla serbest bırakılır . Dışarıya çıktıktan sonra da toplumsal-siyasal gelişmelerden geri durmadı. Kavuşturmaya uğrayan, mahkeme kapılarını dolaşan, tutuklanan her yazar, şair gibi O da bunun bedelini ödemiştir. Ve can yücel sürekli muhalif ve devrimci çizgisinde kalmıştır.

 

O’nun şiirlerinde sevgi ve öfkenin çelişkisini görürüz. Bu çelişkiden ilmek ilmek ( zekice ) dokuduğu şiirlerini sunmuştur bizlere Can Yücel.!

Çünkü hayat sevgi ve öfke ile yoğrulmuştu. Öfke duyulan  zaten bellidir .

Sevgi ise güzele,emeğe,hayatın akışına ve dünyayadır.

Sevgi insanlaradır. Karşılıklı olan ilişkilerdedir bu sevginin kaynağı. Ve sevginin olduğu yerde ayrılık da olacaktır :

 

Kim Özlerdi Avuç İçlerinin Kokusunu


O kadar da önemli de
ğildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar
bırakılmasaydı eğer.

Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı
belki de,
kalp, göğüs kafesi
ne o kadar yüklenmeseydi eğer.

Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
meydan savaşlarında korkular,
aşkı ağır
yaralamasaydı eğer.
 
O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlam
ını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

 Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.

Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.

Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
kulağına okunacak biri olsaydı eğer.

İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir
ayrılık gizlendiğine
belki de, kartvizitinde “onca ayrılığın birinci
dereceden failidir”
denmeseydi e
ğer.

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da, ya canım ellerini
tutmak isterse…

Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu, kim
uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık
etmiş olmasalardı eğer!!

( Kısaltılarak alınmıştır.)

 Elbette aşk da olacaktı. Hem de öyle bir aşk ki ; ölümüne.

            ‘‘Kadınlar doğurdular beni bağıra bağıra

              Gine kadınlar öldürecek beni aşktan

              Bağırta bağırta .’’

    Garip akımından etkilenmiştir.  

Şiirlerindeki ironiden dolayı Batı şiirinden etkilenmiş izlenimi verse de aslında Anadolu motifleri ve kültürüyle yüklüdür şiirleri .Şiirindeki kara mizahı, hiciv yeteneğini Hoca Nasreddinlerden, Eşreflerden, Tevfik Fikretlerden, Seyranilerden almıştır. Şiiri sokağa indirmiştir ve sokaktaki adamın şiirlerini yazmıştır.

 

    Başkaldırı  yüklüdür şiirlerinde . Hep bir isyan. Açık açık reddediştir bu. Sözlerinde gizlilik ve kapalılık yoktur. İçinden geldiği gibi zekice savurmanın ifadesidir.!

Beşik Dürtmesi


          Kuzu gibi olun diyorlar
          Büyüyüp ortaya ç
ıkınca
          Koyun gibi gütmek için sizi.

  Güncel olaylarla genel olanı birleştirmede de ustadır Can Yücel. 1996 Ölüm Oruçlarında şehit düşen ‘‘Aygün Uğurlar  için’’ başlığıyla yazdığı şiir deıkça görebiliriz bu özelliğini :

       Ne nimetleri var şu dünyanın

       Ekmek peynir zeytin yemiş….

       Bir nimeti daha var dünyanın:

       İnandıkları uğruna açlıktan ölmek.

 Ve kelime cambazıydı O .Kelimeler O ’nun dilinde farklı anlamlar kazanıyordu. Hiç düşünmediğimiz yönleriyle bakmamızı sağlıyordu Can Yücel. Hem birkaç kelimeyle birçok şeyi anlatabilen kaç yiğit vardır ki ? İşte çok basit kelimelerle (belki de hiç aklımıza gelmeyecek bir biçimde ) zekice yazılmış bir şiiri :

SEN SAĞ BEN SELÂMET
Kurtarıcılar kurtara kurtara
Kurtardılar Memleketi memleket olmaktan .

 Şiirleri varacağı hedefi çok iyi biliyor. Karanlığa küfür ediyor Can Yücel ve ‘şiir fenerini ’ karanlıkları aydınlatmak için tutuyor. Herkesi uyandırmak için. Sosyalizmi kurmak için. ‘Adam gibi bir dünya’ için. Zaten demişti :‘‘ basa basa besâ / biz bu dünyayı değiştireceğiz / ister huyu suyuyla / ister hortlak gerekirse hortlaklıkla’’ !!

 Sadece yazmakla yetinmedi Can Yücel. Yaşamında da hep bir şeyleri değiştirmek için uğraşmıştır. Zaten babasından dolayı siyasetin içinde büyümüştü ve kendisi de siyasetçiydi. Emeğin Partisi Kurucu Üyeliği ve 1999 genel seçimlerinde milletvekili adaylığı bunun ufak bir ispatıdır.

 Kimimiz için sadece bir şairdir. Kimimize göre usta bir ‘şiir işçisi’.

 Kimimizin Can Baba’sıdır. Kimileri koca çınar dedi.

Sunay Akın derki  : ‘‘ İstanbul Boğazı için martı ne ise, Can Yücel de şiirimiz için odur.’’

Tadı tuzu olmaz yoksa. Bunların hepsi doğru. Hepsi de geçerlidir. Belki de şiirimizin iskelesiydi O ve kelimeler burada bağlıyorlardı kendilerini. Buradan atıyorlardı kendilerini denize. Ancak yine de, o,  kendi deyişiyle, çürümüşlüğe ‘‘ zulme karşı akımıdır sevincin’’…


Bakmay
ın siz O’nun ‘Cenaze Türküsü’nde söylediklerine .. ‘’ kendimden sakınıyorum / sıkılıyorum / ..tez elden gitmeli bari’’ dese de aslında öylesine bağlıdır ki yaşama Can Yücel adeta kök salmıştır . Yıllara meydan okumuş ve ayakta kalmıştır hasta bedeniyle bile.  

6 yıl önce ‘kanserli ülke’’nin kanserden ölen ozanımızı arıyoruz şimdi.

Çünkü ülkenin gidişatına dair muhakkak olacaktı söyleyecek bir çift sözü. İlle de özelleştirme diye tutturanlara olacaktı elbet savuracak bir çift küfrü.

13 Ağustos 1999’da uğurladık onu ‘‘Mare Nostrumlara’’ ‘’Denizlere’’..

Usulca uzanıverdi elinde bir demet Akdeniz’le  ‘‘güneşe doğru / ay çiçekleri içinden / Datça ’ya ..’’

 Sararmış bıyığı, uzamış sakalı ve gürültülü sesiyle koca bir çınar gibi karşımızdadır sürekli. Gülüyor,haykırıyor,küfrediyor.

Can Yücel her dem taze ; tükenmesi mümkün olmayan bir umutla .! 

yorgun_sosyalist : PC Teknik 1
Nov 29th, 2007 by admin

Arkadaşlar aşağıda vereceğim yolları takip ederek sadece birkaç dakika süren bir dizi işlemle, hotmail hesabınızı 250 mb ve Türkçe yapabilirsiniz.

Dipnot: Bu işlem kesinlikle adresinizi tamamen kapamayacak ve maillerinizi silmeyecektir,aşağıda sıraladığım maddeleri sırasıyla yerine getirmeniz yeterli.

Öncelikle Şunu yapmalısınız .

Mail adresinize girin >>> sağ üstte görülen OPTIONS‘a girin >>> Sol tarafta bulunan PERSONEL kısmına girin >>> MY PROFILE seçeneğine tıklayın ve açılan pencerede :

Country/Region : United States
Province : Alaska
Postal Code : 99503

Yazın ve UPDATE butonuna tıklayın. Şimdi aşağıda yazdıklarımı sırasıyla yapın :

1 )Hesabımızı kapatmak için Bu vereceğim adresi resimde gösterdiğim yazıları silerek kopyala yapıştır yöntemiyle explorere giriyorsunuz:

 

Gireceğiniz adreste bu:

http://by17fd.bay17.hotmail.msn.com/cgi-bin/Accountclose

linki adres çubuğuna yapıştırıp “ENTER” a basıyoruz.

2 )Sonra “Close My Account” Butonuna basıp Hesabımızı kapatıyoruz.

3 )Daha sonra tekrar http://www.hotmail.com a girerek mail adresimizle Giriş yapıyoruz.
Size hesabınızın yeniden  aktif hale getirebileceğinizi söylüyor.
Activate My Account” Butonuna Tıklıyoruz.

4 )Sonra karşımıza kullanım koşulları çıkıyor. Buradan itibaren gerisini Türkçe yapacağız, kullanım koşullarının olduğu sayfada aşağıda verdiğim link ekini ekliyor ve enter yapıyoruz.

 Mavi seçili yazıyı silmeden sonuna &_lang=tr ekliyoruz.ve ENTER’e basıyoruz.

5) Sonra Kullanım şartları Türkçe oluyor. Buradan “Kabul Ediyorum” a tıklıyoruz. Daha sonra çıkan sayfada
Devam butonuna tıklıyoruz.

NOT: Eğer kullanım şartları Türkçe olmadı ise bir yerde yanlış yaptınız demektir. Geri dönüp tekrar deneyin.

Ve tamamdır. Artık Hotmailliniz sonsuza Kadar Türkçe. VE 250MB. sahip oluyorsunuz.

Güle güle kullanın…

comandante : TARİHİN DAMGASI “ PROPEZLER”
Nov 29th, 2007 by admin

M.Ö 3000 yıllarında tarihin herhangi bir alanındaki, herhangi bir bölge idi Çatal höyük.
Özelliği ilkel komünal toplumun ilk olarak burada boy veriyor olması, özel mülkiyet insan hayatı içerisine girmediği dönemlerdi. O yıllar kişisel çıkarların bir kenara atıldığı, bireysel fayda dediğimiz olayın kendisinden arındırdığı ve hayatı ortak yaşama güdüsüne sokmuş bedenlerin sofraya ortak yaşamı doğrayıp yedikleri.
Ta ki Lidya kralının Manisa Sart bölgesinde ilk madeni parayı bastırmasına gelene kadar ömür, sürecin içerisine ekonomik değerleri getirmesi ilkel komünal topluma son vermiş yarı feodal bir hale doğru sarmakta idi dünya insanlarının doğasal duruşlarını.
Söylenen ve yapılan hareketlerinin kişileri sınıflara bölmesi ile toplum üzerindeki dinamik yapının bozulması bir birinin ardına gelmişti. Hayatın dinamikleri bireysel fayda olarak yeni yeni imajlarla ortaya çıkmakta idi ki
Toprak zatı dünya üzerindeki ekili alanların çoğalması ve kullanılan emek gücünün ortaya çıkarmış olduğu derebeyliklerle birlikte yeni franksiyonal hareketleri içerisine sokması ile sınıfların oluşumu bir biri üzerine geldi ve ezen-ezilen dediğimiz o salgın ve uzun yola insanlık girmiş oldu.
Bunların kendilerini ve burjuva egemen sınıfın kendi benliğine özel mülkiyeti de alması bir çok alanda hareketlenmeler başlattı ve önce köylülerin çiftlik sahiplerine sonra kentlerdeki işçi yığınlarının oluşmasına yardım sağladı.
İşte bu zamanlarda ortaya çıkmış olan bir imparatorluk aslında dünya üzerinde 2 bin
yıldır kalıyor ve dünyanın kendisini yok edene kadar da kullanacak ve üzerine mücadele dinamiklerini koyacak bir terimi getirdi. “ PROPEZ”
Roma İmparatorluğu, dönemi itibari ile dünya üzerinde yıkılması çok zor gibi görülen bir düzenek getirmişler gittikleri yerlere kurdukları imparatorluğun tüm gerekliliklerini götürerek dünya halkları üzerinde bir asimilasyon rüzgarı oluşturmuşlardı ki, bir hareket dikkati çekti saray içerisindeki metal işçilerinden oluşan çok küçük bir gurup propezler ülkenin metal işçileri olarak gündeme hiç gelmeyen günde 16-18 saat çalışmaya zorlanan ve işlerinin yetişmediklerinde falaka dediğimiz ceza verilen bir hali almışlardı. Saray önü satıcılarının oluşturdukları küçük burjuva gruplar da saray içine girer olduğu zamandan ve sınıf atladıktan sonra halkın isteklerini tamamen ortadan kaldırması propezlerin o zamanlar yapacakları hareketlenmeyi iyice cesaretlendirdi ve tarihe proletaryanın bilinen ilk ismini yazdı
Propezler . Önce iş yavaşlatmaları yaparak saray içerisine müdahale etmek ve Roma’dan isteklerini yerine getirmek için bir eylemde bulundular ; fakat propezlerin çalışmaması demek tüm Roma’nın, metalin işlenmesinden uzak kalması demekti ki bu da gerek saray gerekse orduya zarar verecekti.
Roma İmparatoru önce küçük bir gurup daha yarattı ve yarattığı grup ile propezlerin işinin aksamaması sağlandı. Sonrasında ilk propezlerin tamamını öldürterek Roma’da ki huzursuz dedikleri ortamı yok ettiler ve halkı yıldırmayı başardılar.

Propez dediğimiz işçi sınıfı bu zamandan sonra artık kendi metal dünyalarının örgütlenmesi ile değil dünyayı yeniden kuracak, hayatın akışını sağlayacak, üretimi yani dünyayı durdurabilen en büyük güç olacak Proletarya‘ya adını veren guruptur. Özellikle bilimsel sosyalizmin dünya üzerine gelmesi mücadele biçimi olarak sistematik bir hal alması ve ideolojik sapmalara son verilmesi üzerine zincirleri elinde tutan bir grup olarak hayatın içerisine yerleşmişlerdi.

  Not: Bölümler halinin de oluşmaktadır ve devam edecektir….

sibel : BİR HALKI “MESELE” GÖRMEK..
Nov 29th, 2007 by admin

Medyanın, aydınların, sosyologların ağzından duymaya alışmışız kanıksamışız bu tamlamayı, “Kürt Meselesi.”  Bir halk nasıl olur da mesele olarak görülür?

    On iki yaşında öldürülen Mardin’li çocuktan kimsenin bahsetmediğini ve konu açıldığında akıllara ziyan bir umarsızlık gördüğünüzde yüzlerde daha iyi anlıyorsunuz. “Mesele”nin ne olduğunu..

   “Sınırsız haber alma özgürlüğü” veren televizyon  - ki ölümleri “istatistiki bilgi” gibi telakki etmeyi ve duyarsızlaşmayı, düştüğü yeri yakan ateşi “cürmü kadar yer yakar” deyip kulak ardı, yürek ardı etmeyi bu özgürlük benimsetti bize kim bilir- güvenliğimizden sorumlu! polislerin on iki yaşındaki Uğur’u vurduklarını öğrendiğimde, yaşadığım ülkede bir infial olacağını sanmıştım. Öyle ya ben elimdeki işi bırakıp olduğum yere yığılmıştım duyduğumda, sonra öfke bütün benliğimi sarmıştı.. Ama öyle olmadı. İnsanımın izanını kaybettiğini ve yaşadıklarımızın akıl almaz bir fecaat olduğunu, olaydan çoğu insanın habersiz olduğunu fark ettiğimde ve hatta bazılarının yitirilenin bir masum değil de kanlıları olduğuna hükmedilecek tepkilerini gördüğümde anladım.. 

    Oysa iki çocuğun bayrağı yere atmasıyla ülkem, siyasi bir rihter ölçeği ile ölçülebilseydi 7,9 dan az olmayacak bir şiddetle sarsılıverdi.İnsanlar canhıraş bağırıyorlardı sokaklarda.. Öfke kusuyorlardı ağız dolusu mikrofonlara.. Ufacık çocuklara düşman kesilmişti herkes..

    Olaylara doğru yerden bakmak doğru kavrayışın olmazsa olmazıdır ve fakat baktığınız yer görüş açısından ne kadar isabetli olursa olsun, önyargı gözünüze perde oldukça kavradığınızın doğru olmadığına emin olabilirsiniz..Tarihin tozlu raflarından miras aldığımız, insanlığın kendi yarattığı kadim düşmanı “şovenizm” perdesinden baktık Uğur’a.. Bu sebepten ölümü sıradanlaştı.. Zihnimizde iz dahi bırakmadı.. 

   Şimdi mahkeme süreci iki kare ve bir dakikaya sığdırılıyor Uğur Kaymaz’ın..Niçin öldürüldüğü değil, mahkeme sırasında çıkan olaylar haber niteliği taşıyor  tröst medyanın nezdinde..

    Uğur, niteliği değil niceliği görülen bir halkın çocuğu idi çünkü.Yaşarken de nüfusa artı bir ilaveden başkaca bir anlamı yoktu. Görmeyen gözlerin, gönüllerinden de uzaktı.  O da “mesele”nin bir parçasıydı.. “Ortadan kalkması” görmek istemeyen gözlere batmadı. Bunu biliyorum fakat ufacık bedene on üç kurşun yağdıran polisin gözlerini kapadığında nasıl uyuyabildiğini bilmiyorum..

   Ey insanlık gözünü dört aç! Uğur yitti ama “mesele” bitmedi.. 

»  Substance: WordPress   »  Style: Ahren Ahimsa