»
S
I
D
E
B
A
R
«
mezopotamya_ : GÖÇ, “…(Bir gün mutlaka geri döneceğiz)…”
Nov 29th, 2007 by admin

Bir ozan der ki ;demokratik olmak hiçbir şeydir ,  mühim olan adil olabilmek ,eşitlik ve adalet istemektir.

Ve bir matematikçi der ki;  araya ne yazarsak yazalım aşağıdaki formül asla değişmeyecek.

……….  .-∞= “…….”+∞= . -∞= “…….”+∞= . -∞= “……”+ ∞=.   ………

 

      Soğuk ve ayazlı akşamlar ninemin antika odun sobasının başında oturur,bize anlatacağı hikayeyi heyecanla beklerdik . Çocukluğuma ait en güzel anılardır bunlar. Çoluk çocuk,genç yaşlı herkes sobaya ve sobanın sahibine yani hem sese hem sıcağa daha yakın olabilmek için birbirimizle yarışırdık. Yine öyle bir akşam başladı anlatmaya…

 

Mevsim sonbahardı… Sabahın erken saatleri , güneş henüz doğmaktaydı. Uzakta dağlar , tepeler , tarlalar ve köyler görünüyordu.

Köylüler birer ikişer,köylerden yola çıkmışlardı..Bütün yollar şafak vadisindeki köye gider,şafak vadisinde bütün yollar birleşirdi.

Şafak vadisindeki S.B.’nin köyünde matem havası hakimdi. Kadınların kızların birkaçı köy evlerinin damlarının üzerine çıkmış sessiz ve meraklı yolu gözlemekteydiler. Kerpiç ve çamurdan yapılmış eğreti köy evlerinin arasında birkaç dut ağacı vardı. Bazı ağaçların altında üç-beş köylü çocuğu sessizce oyun oynamaya çalışıyorlardı ama asla sessiz olmayı beceremez,hep didişirlerdi. Arasıra da gülüşüyorlardı.

Şehre giden anayolun yanında en önde S.B. bağdaş kurarak oturmuştu. Ağarmaya başlamış sakalları hafif uzamış , gür bıyıklarına karışmıştı. Başında ne eski ne yeni beyaz bir köylü pöşüsü , üstünde siyah , geniş , uzun kürküyle heybetli bir heykeli andırıyordu. Elleri dizlerinin üzerinde,dimdik durup kin , cesaret ve öfke dolu bakışlarıyla yolu gözlemekteydi.

S.B.’nin arka tarafında ikişer üçer kimi ayakta kimi çömel  duran köylülerin hepsi aynı sessizlikte yolu gözlüyorlardı.

Kimsede çıt yoktu. Herkes sessizdi. Ara sıra esen rüzgarın sesi duyuluyordu sadece. S.B. ve köylüler sık sık tütün torbalarından sarma tütünle sigara alıp içiyorlar,sessiz işaretlerle birbirlerinden tütün torbalarını alıp veriyorlardı.

Evlerin arasında dolaşan birkaç baş küçük hayvan , bir köpek ve kümes hayvanları çıkarttıkları seslerle bu derin sessizliğin bozulmasında rüzgara eşlik ediyorlardı.

Ayrı ayrı köylerden ,ayrı ayrı yollardan gelen köylüler görünmekteydi. Bazıları şafak vadisindeki köye vardılar.

At arabasının üstünde Ahmet ve iki kişi gelip S.B. ve köylülerin yanında durdular , sonra da at arabasından indiler.Köylülere selam veren Ahmet S.B.’nin yanına oturdu. Diğer iki köylü de selam verip köylülerin yanına geçtiler.

Diğer köylerden gelenler de gelip selam vererek köylülerin yanlarına iliştiler. Her gelenle beraber kalabalık biraz daha artmaktaydı. Gelenlerle sessizce  merhabalaşıldı. Sigara ya da tütün torbası ikram edildi.

Önde S.B. ile Ahmet olmak üzere bütün kalabalık gözlerini yola dikmişlerdi. Meraklarının gittikçe arttığı hiç kıpırdamadan yolun ufkuna diktikleri gözlerinden belliydi.

 Bir ara Ahmet S.B.’ye “ Acaba “ diye sordu.

S.B. gözünü yoldan çevirmeden  ve kımıldamadan “Bilmiyorum. Allah vere de gelmeye” dedi Hala herkes yolu gözlemekte , hala derin bir sessizlik .

Ahmet: “Nasıl bir şey bu ,neye benziyormuş sen gördün mü hiç?”

Traktörden bahsediyordu.

Konuşurlarken birbirlerine hiç bakmıyor, gözlerini yoldan ayırmıyorlardı.

S.B.:Bilmem.Ağa’nın anlattığına göre ufak bir at arabasına benziyormuş. Otuz çift öküz gücündeymiş”

S.B. anlatırken köylüler gözlerini yoldan ayırmıyor, dikkatle de konuşulanları dinliyorlardı.S.B. devam etti konuşmaya…

“Ah yalan! Yalan söylemişlerdir.”

 Köylüler evlerinin önünde birer ikişer oturmuş , ağanın gelip gelmeyeceğini merakla bekliyorlardı.

Ağanın adamı jeeple köyleri dolaşıp köylüleri bir kez daha ikaz etti…Ve gidip ağaya haber verdi.Köylülerin köylerden çıkmak istemediklerini söyledi. Ağa hiddetlenmiş  , adamlarına toplanmalarını, silahlanmalarını, atlarına binip talana çıkmalarını emretmiştir.

20-25 kişilik bir grup at üstünde ve silahlarla yola çıktılar. Ağa da iki adamıyla jeepine bindi ve onları takip etti.Evlerin içindeki eşyaları ve erzakları yerlere döktüler, erkekleri dövdüler , sap ve samanı yakarak işe başladılar.

S.B.’nin köyünde de durum aynıydı. Ağa, köyün orta yerindeki dut ağacının altında jeepinden inmiş bekliyordu. Adamları S.B.’yi önlerine katmış ,getirdiler.

Ağa S.B.’ye “herkesten beklerdim ama senden beklemezdim. Kal burada yine hizmet et bana” dedi ve ekledi “seni severim,bilirsin”  

S.B. kabullenemedi teklifi…Ağaya “Ben kalıp kurtulurum ama gidenler perişan olur.Çoğu akrabam ,dayım,yeğenim,amcam. Yıllardır beraber yaşadığımız dostlarız Ağa.Ağam insan yalnız yaşayamaz , ben kendimi düşünüp ha şu çocukları yalnız mı bırakayım. Kalacaksak beraber, göçüp gideceksek yine beraber”

Ağa daha da kızmıştı şimdi.

“Sülo ,it sülo. Bana ağana karşı mı geliyorsun. Yıkıl karşımdan. Babama ve bana yaptığın hizmetler için seni son kez bağışlıyorum. Adını söylediklerim  akşama kadar köyden derhal göçeceksiniz …”

Ağayla adamları gittiler. Köylüler eşyalarını toplayıp at arabalarına ve eşeklere yüklediler…

Şafak vadisine doğru yola çıktılar . Diğer köylerden de köylüler şafak vadisine gelmişlerdi. Büyük bir kalabalık oluştu şafak vadisinde . Akşama kadar göçer köylüler gelmeye devam ettiler.Çadırlar kuruldu, at arabalarının üzerine ve yerlere yataklar serildi , taş ocaklarının üzerinde yakılan ateşlerde ayrı ayrı yemekler pişirildi.

 Gece hafif bir soğuk başladı. Güz soğuğu kendini hissettiriyordu. Köylü erkekler açık bir alanda oturmuş bundan sonra ne yapacaklarını konuşuyorlardı.

 Çoğu şehre gitmekten başka çarelerinin olmadığı düşüncesindeydi. Kendilerinden önce şehre gidenlerin olduğunu söylediler. Ama son söz S.B.’deydi. Herkes ondan çekinmekteydi. Bir zamanlar ağa bile sayardı onu. Güçlü ve kuvvetli biridir S.B..Gözüpek cesurdur,çevresindekilere hep yardımcı olmuştur. Bu yüzden köylüler arasında kendini saydırmıştır. Geniş bir akraba ve arkadaş çevresi vardır.

S.B. en son çarenin gitmek olduğunu onlara bir daha hatırlattı. Kalıp direneceklerini, köylerine geri döneceklerini ,gerekirse ağanın adamlarıyla savaşacaklarını söyledi. Çoğu kabul etti S.B.’nin söylediklerini.

 

S.B. 15-20 kişiyle oturup plan yaptı. Kendisi ve her köyden 6-7 kişi daha , ağaların ve adamlarının evlerine baskın yapacak,gidip ağanın adamlarının silahlarını alacaklardı.

Zifiri karanlık olmasını beklediler. Karanlıkta ağanın köyüne girdiler. Gecenin bir yarısıydı ve herkes yatmıştı. Her şey yolunda gitti , silahları aldı,şafak vadisindeki köye gittiler,orada ağanın silahlı 3-5 adamını da esir aldılar. S.B. ağanın evinin damına çıkıp ateş yakarak işaret verdi. Bir ağaca sarılı bezlerle yanan ateşin sallandığını gören şafak vadisindeki köylüleri büyük bir sevinç sardı. S.B. ve beraberindekiler başarmışlardı.

Eşyaları ve yatakları arabalara daha önceden  yüklemiş olan köylüler,büyük bir sevinçle, zılgıtlar eşliğinde , at arabaları ve eşeklerin sırtında yola çıktılar. Çoluk çocuk koşarak gitmekteydi.

Köylülerin sevinç ve bağırışları, kadınların kızların zılgıtları, soğuk bir sonbahar akşamının sessiz karanlığını bir bıçak gibi kesmişti. Köylüler doğup büyüdükleri , atalarından dedelerinden bugüne kadar alınlarının teriyle sulayıp, nasırlı elleri ve yürekleriyle işledikleri topraklarına sahip çıkmış olmanın bilinci ve gururuyla köylerine girdiler.

Ağanın yüreğine korku girmişti.Ağanın birkaç adamı gidip ne olduğuna baktılar. Köylülerin köylere akın akın girişini görmüşlerdi,gelip ağaya haber verdiler. Ağa kalan 5-10 silahla adamlarını yanına alıp baskına gitti ama sert bir direnişle karşılaştı. Köyden karşılık olarak ateş açılmaktaydı. Ağa köylülerin niyetinin ciddi olduğunu anladı. “Sülo” diye seslendi.

-bu pislik senin başının altından çıktı. Seni ve yanındakileri itlere yem edeceğim.

S.B. ağaya niyetlerinin kötü olmadığını, yine ağaları olduğunu, yine kendisiyle çalışacaklarını ama köyleri ve toprakları terk edip gitmeyeceklerini , gerekirse çoluk çocuk savaşıp buralarda ,doğup büyüdükleri topraklarda öleceklerini söyledi.

Ağa: Zararlı çıkacaksınız , yarına askerlerle gelip,sizi pişman edeceğim, dedi.

Sabahleyin konaklı köye gitti,diğer ağalar da gelmişlerdi. Birlikte odada oturup zengin kahvaltı sofrasında tok karınlarını doyurdular. Burada başlayan direniş zafere ulaştığı takdirde ildeki bütün köylerin bu durumdan etkileneceği konusunda hemfikirdiler. Kimisi jeep ve pikaplarla , çoğu ağa da asil atlarıyla ve adamlarıyla gelmişti.

Ağalar köylerini işgal! edenlere karşı birlikte nasıl hareket edeceklerini konuştular. Hepsi de köylüleri köyden kovmakta kararlıydı,köylüler hakkında hep küfürlü konuşuyorlardı. Devletten ve askeriyeden yardım almayı kararlaştırdılar. Köylü ile askeri karşı karşıya getirecek ve köylüyü birer isyancı gibi göstereceklerdi. Böylece yol yordam  ya da kurnazlık yalan bilmeyen köylü devlete isyanla suçlanıp hem köyleri terk edecek, terk etmeyen de telef olacaktı.

Yörenin ileri gelen şeyhi de ağaların konuğuydu ve büyük bir ikramla ağırlanmaktaydı.

 

Ağalar şehre gittiler. Jandarma bölük komutanlığında büyük bir ziyafet verildi. Şehrin ileri gelen erkanı ve memurlarıyla birlikte ziyafete başladılar. Komutanlıkta yenen yemekten sonra komutana hediyeler verildi. Köylerdeki durumlar yalan yanlış anlatıldı. Komutan da bir isyan varmış düşüncesine kapıldı.

O an orada, yemekte bulunan herkes ağalara hak vermişti. Vilayetten askeri yardım istendi. Durum tespiti için gönderilen askerler de köylerde bir isyan olduğu fikrini kabul ettiler.

Birkaç gün sonra köyler başta yarbay ve ağa olmak üzere toplu tüfekli askerler ve ağanın adamlarıyla sarıldı. Bu arada köyler arasında sıkı bir diyalog vardı. Atlılar köyden köye gidip gelmekte , köylerdeki herhangi bir saldırıya karşılık alınan ve alınacak olan tedbirleri herkese yaymaya çalışmaktaydılar. Tüm köylerde can havliyle yapılan bir çalışma vardı. Çoluk çocuk,kadın-erkek herkes heyecanlı bir çalışmayla ,istekli ve kararlı uğraşmakta, siperler kazılmakta ,saldırıya karşı hazırlık yapılmaktaydı.

Önce tepelerin üstüne yerleştirilmiş toplarla, yarbayın emriyle bir uyarı atışı yapıldı. Ardından yarbay elindeki megafonla köylülere seslendi, megafonun sesi dağların tepelerin arasında yankılanıyordu. 

Teslim olun! Devlete karşı gelmeyin! Devlete karşı gelen asilerin sonu hep hüsran olmuştur. Bu son uyarıdır. Birkaç uyarı atışı yapmaları için emir verir. Köylülerin bazen uzağına bazen yakınlarına düşen top gülleleri ve üzerlerinden vızıldayarak geçen kurşunlar onları tedirgin etmiş ve korkutmuştu.

S.B. kısa bir direğe sardığı bez  parçasıyla  köyün önlerine doğru çıktı, tek başınaydı. Tepelere yarbay ve askerlerin olduğu yöne doğru ilerledi. Ağa ve adamları da oradaydı.

Yanlarına vardı. Yarbayın yanına vardığında ikisi de şaşırdılar. Kısa bir konuşmadan sonra kucaklaştılar. Yarbay Süleyman Baba’ya oğlum diye hitap ediyordu. Subaylar ,askerler,ağalar ve adamları şaşkınlık içindeydiler.

Çanakkale Savaşı yarbayın gözünde canlandı. Süleyman genç bir asker olarak cephede kahramanca savaşmıştı. En ön saflarda ve canını hiçe sayarak…yaralanan askerler , onları canla başla taşıyan Süleyman… düşman ateşine karşın fedakar mücadelesi …albay henüz bir teğmenken savaşta yaralanmış , kendini siper ederek onu cephe gerisine Süleyman taşımıştı.

“Oğlum Süleyman sen misin” diyerek tekrar tekrar kucakladı Süleyman Baba’yı. Ellerini saçlarına götürüp okşadı. “Ne çabuk ağarmış saçların evladım” diyerek sitem etti.

Süleyman Baba hala nizami ve saygılı bir duruşta…

Yarbay: Niye bu isyan! Niye bu isyanın başında sen varsın.

S.B.: komutanım bu bir isyan değil. Benden daha iyi bilirsiniz ki isyan devlete karşıdır. Oysa biz devlete karşı bir isyanda değiliz.  Biz ağalara da karşı değiliz. Sadece doğup büyüdüğümüz topraklardan gitmek istemiyoruz. İsyan yok komutanım. Devlet biz , biz devletiz. Asker bizim evladımız , oğullarımız…ben şu çocuklara nasıl silah çekerim…çanakkalede onlar için can veren arkadaşlarımızı siz bilirsiniz. Şimdi çocuklarımız birer düşman gibi karşı karşıya getirildi. Buna ben ve siz razı olamayız. Şüpheniz varsa vurun beni…

Herkes birkaç söz beklerken komutan S.Bnin alnından öptü. Senden şüphe etmem mümkün değil. Sen ki canını hiçe saydın , bu ülkeyi savundun. Siz , birkaç avuç köylü çocuğu çanakkalede destan yazdınız. Bu ülkenin gerçek sahiplerisiniz. Buralar en çok sizin hakkınız ama…

 

S.B. komutana ricada bulundu. Fazla yol yöntem bilmediklerini , uzak şehirlerde telef olacaklarını , hazine malı olan bu topraklarda yine de ağanın emrinde çalışmak istediklerini, ağalara bunu kabul ettirmek için komutanın aracı olmasını istedi.

 

S.B. köye geri döndü. Komutan ağalarla oturup durum değerlendirmesi yaptı.Kendince akılcı çözüm yolları önerdi. Ağalar hiçbirini kabul etmediler. Komutanı fazla yumuşak olmakla suçladılar. Siyasi güçlerini kullanarak komutanın tayinini sağladılar.

Ve geçici olarak başka bir göreve verildi. Bu düzende elbetteki doğru ve adil davranmanın kıyısından bile geçene  yer yoktu.

Köyleri boşaltmaya direnen köylü ile askerler arasında çatışma başladı.Köylüler öldürmek için ateş açmama kararı almışlardı. Bu sadece bir taciz ateşi olacak en kötü ihtimalle ayaklarından vurmaya çalışacaklardı. Köy damlarına toplar düşmekte , köyler viraneye dönmekteydi. Kadın ve çocukların arasına da top düşmüş , yangın çıkmıştı.

Durumun giderek kötüleştiğini gören S.B. yeni gelen komutana ateşi kesmelerini ve köyleri boşaltacaklarını söyledi. Kendisi de yaralıydı.

Ölülerini de alıp tekrar yola çıktılar. Bazı erkekler tutuklanmıştı. Halleri perişandı… Kalabalık vadinin çıkışında toplandı.

Ve artık göç başlamıştı…

Olayı öğrenen yarbay askeri bir araçla köye geldiğinde iş işten geçmişti. Köylülerin zoraki göçünü üzülerek izledi.

Gidip yaralı olan S.B.’yi buldu. Bir şeyler yapamadığı için özür diledi.

S.B. ağır yaralı olduğu halde kendisini  ağa ile konuşmak için götürmeleri konusunda ısrar ediyordu. Ağanın yanına vardığında;

-Sen artık ağa değilsin. O makine parçaları sana ağa diyemez. Artık olsan olsan zengin bir köylü olursun dedi.

S.B.’nin  durumu  daha da kötüleşmişti. Vadinin etrafında toplanan köylülere artık gitmelerini , zor olsa da ,kimileri telef olmuş olsa da yeni yaşamlarına mutlaka alışacaklarını , büyük şehirlerde doğacak çocuklarının kiminin işçi , kiminin memur,patron v.s. olacaklarını ama babadan oğula buraları hepsine mutlaka anlatmalarını , bu toprakların gerçek sahipleri olarak birgün mutlaka geri döneceklerini söyledi. Kalabalık geriye daha güçlü dönme yeminleri ediyordu…

S.B.’nin son arzusu ölene kadar burada beklemek,  sonra da vadinin çıkışındaki ,tepedeki ağacın altına gömülmekti ve çok geçmeden S.B. öldü. Ölen iki çocuğun ortasına, istediği yere gömüldü.

Kurulan Cumhuriyet’in demokrasisi, onları kurtarmaya yetmemişti.

 

Gece karanlık bastırdığında S.B.’nin mezarının etrafında büyük bir ateş yakıldı. Kadınların ağıtları yeri göğü inletiyordu.Her köyden bir kişi bu ateşten birer odun yakarak kendi kafilelerinin başına geçtiler ve yola çıktılar. Ağalar yanan ateşi görmüşlerdi. Dehşet içindeydiler.

 

Ellerindeki meşaleler havada, ilerliyor ve hep bir ağızdan bağırıyorlardı. Büyük bir uğultu vardı. Bu uğultu çığlık oldu , köyden kente yayıldı “ birgün mutlaka geri döneceğiz”

Sadece ağalar ve adamları değil , sadece komutan değil, bu sesi herkes işitir, işitecektir.

Ninem eliyle sus işareti yaptı. İşitiyor musunuz?

-Neyi?

Hiçbir şey işitmiyorduk,sadece rüzgar esiyordu.

-“Bir gün mutlaka geri döneceğiz” diye mırıldanıyordu. Biz de ona eşlik etmeye başladık. “Bir gün mutlaka geri döneceğiz, bir gün mutlaka geri döneceğiz”. Şimdi işitmiştik.

 

Sabah olur,uzaktan boşaltılmış köyler görünür,evler yıkılmıştır. Hayvan leşleri ve ortalıkta dolaşan birkaç köpek vardır. Sonra Süleyman Baba’nın ve yanındakilerin mezarları görünür. Sert bir rüzgar esmekte, birkaç çalıyı ve yaprağı önüne katıp götürmektedir…

Onlara ve gelecek yaşamlarına…

Bir Kürt atasözü der ki; behr ci…. “yel kayadan ne götürür”

* gençliğinsesi dergisinin …ncı sayısındaki “Karşıtlık ve Türkiye Gerçeği” yazısının devamı şeklinde yazılmıştır.

evolis : GÜÇ
Nov 29th, 2007 by admin

Çok sayıda insanların bir araya gelerek oluşturduğu topluluğa “toplum” diyoruz.. ve ister istemez hayatımızın hepsini olmasada bir kısmını yönlendirdiğini kabul etmemek saçmalık olur.. toplum kuralları, toplumun gerektirdikleri, toplumun bizden istedikleri, bizim vermek zorunda olduklarımız vs.. vs.. bunların hepsini biri değil, bütünün kabul kabul gördüğü ortak “doğru”lar la orantılı olması şarttır. Bunu kabul etmemek toplumdan soyutlanmak demek olmalıdır. Aslında o toplumu oluşturanlardan biride biziz.. ama birebir uygulamalarımız, uğraşlarımız ve toplumdan soyut çalışmalarımız nedense istediğimiz sonucu vermemekte, yada istediğimiz snu vermemektedir.. Ama unutmamamız gerekiyorki o toplumun bir ferdi de biziz.. Bunun sebebi nedir? Toplumun bireyden hariç ortak bir gücü ortaya çıkıyor. Yani Şunu kelime ile bunu anlatabiliriz “birliktten kuvvet doğar” bu gücün kişiye değil kişilere ait olduğunu görmekteyiz. işte burada insan kurtuluşunun nasıl şekilleneceğini açıkça ortaya koymaktadır. kurtuluşun toplumsal olacağını, kişiden bağımsız ve içgüdüsel bir biçimde geleceğini, bunun olması için zamanla beraber mücadele gerektirdiğini anlamak gerek.. Bu güç nerdedir? hangi sınıfın gücüdür? bir yerden sonra kapitalist güç(!)lerin yok olmaya mahküm olması marxistler tarafından açıkça bilinmekte ve belirtilmektedir. kapitalizminden bağımsız ve marxizmin de belirttiği gibi gücün kendini hissettiği zaman o büyük patlama ortaya çıkacaktır.. yani devrim gerçekleşecektir. Bu olması gereken olacak olandır. Bunun önüne geçmek imkansızdır. İnsan mantığınında kabul ettiği gibi değişimin muhakkak olduğu,bütün dünyanın bir zamandan sonra yaşadığı sisteme(kapitalizme, sömürüye) içgüdüsel bir biçimde isyan edeceğinin önüne geçilemez. ezilenlerin gücü bütün dünyayı değiştirecektir.

Dr. Murat BAŞ (R.Onkolojisi Uzmanı) : KANSERİ OKSİJENLE (OZON TEDAVİSİ İLE) YENMEK MÜMKÜN
Nov 29th, 2007 by admin

İnsanlar, birçok nedenden dolayı oksijen yetersizliği çekerler. Örneğin; uzun süre hava kirliliğine maruz kalma, sigara içme, hareketsiz yaşam, stres, akciğer ve kalp-damar hastalıkları, canlılıklarını yitirmiş gıdalar, derin nefes alamamak ve yetersiz egzersiz gibi…
Kanserin temel nedeni oksijensizlik

İki Nobel sahibi bilim adamı Dr. Otto Warburg, kendisine Nobel ödülü kazandıran bilimsel çalışmasından elde ettiği sonuçları açıkladığında kanserin temel nedeni olarak oksijensiz yaşamı gösteriyor. Dr. Warburg’a göre vücuttaki ‘onkojen’ler stres, kirlilik, radyasyon yanında oksijensizlik gibi faktörlerle de uyarılarak kanseri başlatabiliyor. Hücresel oksijen yetersizliği, kansere yol açtığı düşünülen önemli bir faktör. Dr. Warburg o zaman şöyle yazmıştı: “Kanserin tek ve nihai temel nedeni oksijensiz yaşamdır, yani ‘anaerobiosis’tir. Normal hücreler oksijene gereksinme duyarlar, oysa kanser hücreleri oksijensiz yaşayabilir.” Dr. Warburg, herhangi bir embriyondan alınan normal hücreleri laboratuvar tüpünde oksijensiz büyümeye zorlandığında kanser hücrelerinin özelliklerini aldıklarını gösterdi. Warburg, “Bu, normal hücrelerin, sadece tek bir değişkeni değiştirmekle, kanserli hücrelere dönüşebileceği anlamına geliyor” demişti. Dr. Warburg’un teorisine göre, hücreler oksijenden mahrum bırakılınca, en ‘ilkel’ dönemlerine geri dönebiliyor ve enerjilerini, normal bitki ve hayvanların yaptığı gibi oksijenden değil, bunun yerine şekerin fermantasyonundan alarak, glikoz reaksiyonlarına girebiliyordu. Kanser hücrelerinin çok hızlı üremeleri, çok yüksek miktarda glikoz kullanımını gerektiriyor ve glikozu laktik aside dönüştürüyor. Bedenin asitlilik derecesi yükseldikçe, hücrelerin oksijen kullanmaları daha da zorlaşıyor. Bilindiği gibi kanserli hücreler, sağlıklı insan hücrelerine oranla tam 10 kez daha fazla laktik asit içerebiliyor. Yine aynı oksijen yetersizliği teorisine göre kanser hücreleri, oksijenden zengin bir ortamda varlıklarını sürdüremediğinden, yeterli oksijen sağlanırsa, bu cinnet halindeki glikoz fermantasyonun durduğu,tümör dokusunun beslenmesinin bozulduğu ve tümör hücrelerinin öldüğü tespit edilmiştir.

Oksijen eksikliğinde kanser yayılır

Oksijen eksikliği, kanserin yayılmasını da kolaylaştırıyor. İsveçli bilim adamları, oksijen eksikliğinin, kanserli hücrelerin primer (ana–kaynak) tümörden ayrılıp başka yerlere yerleşmesine neden olduğunu tespit ettiler. Kanda, hücrelerde ve dokularda oksijen eksikliğine bağlı gelişen fonksiyon bozukluğu olarak bilinen hipoksi durumunda, CXCR4 geninin aktif hale geldiğini saptadılar. Bu genin aktif hale gelmesinin, kanserli hücrelerin başka organları gitmesini kolaylaştırdığını belirleyen bilim adamları, hücrelerin primer tümördeki oksijen eksikliğinde agresifleşerek başka bir yere yayıldığını kaydetmişlerdir.
Oksijen bağışıklık sistemini güçlendirir
Ozon bağışıklık sistemini “modüle eder”. İnsandaki immünolojik mekanizmalar (yani bağışıklık sistemi) oksijene bağlımlı olarak çalışır. Alessandra Larini, Carlo Aldinucci ve Velio Bocci adlı araştırmacıların İtalya Genel Fizyoloji Enstitüsünde yapmış oldukları bilimsel çalışmaya göre; Ozonterapi immün sistemi modüle ederek, dengeler; yani, bağışıklık sistemi zayıflamış ise onu güçlendirir, aşırı reaksiyon göstermiş ise onu dengeler. Ozonlanmış kanda mononükleer hücrelerin sayısında artmaya yol açarak, bu hücrelerin tümör ve mikrobik hücrelere karşı savaşmasına yardımcı olur. Bu hücrelerin görevi olan fagositozu uyarır,tetikler. Böylece iltihap ve kanser hücresi ile mücadele etmede çok önemli olan “Sitokin” adı verilen IL-2, ,IL-4, IL-6,IL-10,TNF-a,IFN-a maddelerinin üretimini arttırır. Böylece anti-tümöral, anti-viral ve kök hücrelerinin üretimini uyarıcı etki yapar. Isı artışı ve karaciğerdeki C-reaktif adlı protein sentezini 100 kat arttırarak fagozitozu kolaylaştırır.
Klasik kanser tedavilerinden Radyoterapi ve Kemoterapi’nin tedavi edici etkinliğini arttırır
Oksijen, “Radyasyon-duyarlaştırıcı (Radyosensitizer) ve Kemo-duyarlaştırıcı (Kemosensitizer)” dir. Hem radyoterapi, hem de kemoterapi oksijenin bol olduğu ortamda daha etkili olur ve tümör öldürücü etkileri artar. Örneğin ışının istenildiği dozda ulaştırılamadığı dokular ya da tümör nedeniyle tahrip olmuş dokulara kemoterapötik maddenin ulaştırılabilmesi için dozu arttırmak veya dokunun oksijenlenmesini arttırmak gerekir. Ozonterapi ile tümör ve çevresindeki oksijen arttırılarak radyoterapi ve kemoterapi ile daha az dozda daha yüksek etki elde edilebilmektedir. Aynı zamanda oksijenin tümör üzerindeki direkt okside edici (yakıcı) etkisinden de faydalanılmaktadır.

Kemoterapi ve radyoterapi kabus olmaktan çıkıyor

Ozonterapi kan sirkülasyonunu artırarak ve dokuların iyi oksijenlenmesini sağlayarak, radyoterapi ve kemoterapinin sık görülen yan etkilerini azaltır. Radyoterapi ve kemoterapi alan hastalarımıza eş zamanlı veya bu tedavilerden önce ozonterapi başlandığında, bu hastalar için artık kemoterapi ve radyoterapi korkulu rüya olmaktan çıkmaktadır. Toksik etkisi olmayan ozon genellikle hücrelerin oksijen uyumunu geliştirir ve oksijenasyon dengesini sağlayarak, tümörün oluşturduğu doku tahribatının tamirini ve dolayısıyla iyileşmesini hızlandırır. Kemoterapinin yan etkilerinin gidermenin ülkemize maliyeti yıllık sadece 15 milyon dolar olarak kabul edilmektedir. Kemo-radyoterapi alan ve uzun süre yaşayan hastaların en büyük sorunu daha sonra ortaya çıkan geç yan etkilerle ömür boyunca boğuşmaktır. Ozonterapi ile erken ve geç yan etkiler asgariye indirilebilmektedir.


Ozon nedir? Nasıl uygulanır?

Ozon oksijenin özel bir formudur. İki oksijen atomu içeren normal oksijenin aksine ozon 3 oksijen atomu içerir. Yüksek oksidasyon etkili, keskin kokulu, stabil olmayan bir gazdır. Ozonun uygulanış biçimlerinden biri ve en etkilisi hastanın kendi kanının kullanılmasıdır. Geri dönüşümsüz vakumlu bir şişeyle hastanın kanı çekilir, ozon kana katılır ve derhal kan tekrar vücuda verilir. Bu yöntem acısızdır ve yaklaşık 15 dakika sürer. Bu yöntemle immun sistemi güçlendiren ozon, dokuları oksijene boğar ve tümör hücresinin yaşabileceği ortamı yokeder.

Ozon Terapi’nin yan etkisi yoktur

Vücudun temel yapısını su ve oksijen oluşturduğundan ozon tedavisi doğal bir tedavi yöntemidir. Günümüzde kanserin tedavisinde diğer tedavilerle birlikte oksijenin kullanılmasının önemi anlaşılmıştır. Tüm kanserli hastalara, başka hangi tedavi uygulanırsa uygulansın Ozonterapi mutlaka ilave edilmelidir. Uygulaması basit, kolay, ucuz ve yan etkisi yoktur. Üç yıldır Bursa da Kliniğimizde Ozonterapi, kanserli hastalarda başarıyla uygulanmaktadır.

Not: Bu yazi Dergimize mail yolu ile yollanmistir.

asmin35 : Eğitim bütün karanlıklara ışık tutacak biliyoruz
Nov 29th, 2007 by admin

u kokuşmuşluğun, bu keşmekeşliğin sardığı bizleri açığa çıkaracak, körelmiş inançların gölgesinde yaşam savaşı verenlerin en büyük kalkanı olacak.Çünkü bizler ne çekiyorsak cahil beyinlerin saçtığı zehirli düşüncelerin çevrelediği bir yaşamın tam ortasında kalışımızdan, adına feodalizm denen aslında köleliğin moernleştirilmiş ismiyle, bize dayatılan hayata kafa tutacak donanıma sahip olamayışımızdan çekiyoruz.

Sadece kız çocuklarının okula gönderilmeyişleriymiş gibi yansıtılan eğitim sorunun aslında kızlarını okula göndermeyen zihniyetin tam anlamıyla nereden ve nasıl boy verdiğini saptamadan, bu öldürücü zehirin panzehirini bulmadan ortadan kalkamayacığını idrak edesiye kadar, hala eğitim denildiğinde akla ilk gelenin bu yalnışın çevresinde kısır bir döngüde boğulmasının önüne geçemeyiz.

Doğuda bir çok köye, olmayan okullara öğretmen atanmasından tutunda, yarış atı gibi güdülendiğimiz üniveriste kapılarında karşılaştığımız zorluklara, bu ülkede asgari ücretle hayatını bile zor idame eden bir ailenin evladı olarak, üniversite okumanın maddi anlamda sırtımıza bindirdiği taşınması zor yükün iki büklüm ettiği bizleri ve ailemizin içine düştüğü sefaletten tutunda, diplomaları elinde işsizler ordusun akatılan bunca genç insana kadar, ıslahat etmeye çalıştıkları sınav sistemlerinden bile pirim kazanmaya çalışan devlet adamlarından tutunda, en önemli unsurun öğrenci olduğunu unutarak verdikleri kararları birbirlerinin meydan muharebesinde sürekli olarak şutlayan ve bir türlü dikiş tutturamayan bakanlıklara kadar, yök denilen kurumun öğrenciler üzerinde var oluşlarının velinimeti gibi hak sahibi olmak isteyişine kadar daha neler var bu çarpıklığın etkenleri arasında…

Bugünler de gündemi sürekli meşgul eden bir eğitim sorununa tanıklık eidyoruz.Meslek liselerinin yaratmış olduğu puan eşitsizliğinin en çok farkında olanlar sanırım bu liselerden mezun olanlardır.Çok geç de olsa birileri de farkına vardı ama ne acıdır ki, tıpkı yıllardır ana dilimizi konuşmak adına verdiğimiz mücadeleyi görmezden gelen devlet nasıl ki ab nin dayatması ile kürtçenin serbestiyesine izin verdi ise, bugün bu puan eşitsizliğinin farkına varışlarının sebebi de imam hatiplileri kayırmak adına yapmak istediklerinin tepki toplamaması adına kamufle edilmesinin getirisi oldu.Dün çıkıp (her ne sebebten olsada) düzeltmek adına adım atan bakanlıklar, bugün çıkıp bundan vazgeçtiklerini dillendirdiler.Yarın yeni bir karar ile karşımıza çıkmaları pekte süpriz olmasa gerek.Düşünün ki bir doktor baş ağrısı ile kendisine gelen bir hastasının aslında kanser olduğunun farkına varsın ama bu hastalığı hastasından saklasın ve buda bir yana tedavisini yapmasın.O kanser mikrobunun hastanın bütün hücrelerini teslim aldıktan sonra yapılacak tedavi ne işe yarar..

Eğitim sistemimiz gittikçe birilerinin tekellerine girmekte ve gün be gün tıpki telekom gibi, tüpraş gibi, petkim gibi bize belli ettirilmese de içten içe özelleştirilmekte..

Bugün lgs den , öss den, kpss den, les den bahsederken bu sınavlarda başarılı olmanın koşulu illaki dershanelere gitmeyi gerektiriyorsa bilin ki bu bilinçli olarak devlet okullarında okumanın yetersizliğinin dershanelere pay sağlandırılma kaygısından başka bir şey değildir.Mademki okullarımızda verilen eğitim bu sınavlarda yeterli değil o zaman neden yeterli hale getirilmiyor yada sınavlar neden verilen eğitim ile paralellik sağlamıyor.Bu gerçekten büyük bir çelişki..

Eğitimin özelleştirildiğine dair en sıcak örnek sanrım sözleşmeli öğretmenler olsa gerek.En kutsal mesleklerden biri olan öğretmenlik, bugün yıllık olarak imzalanan ve mesleği onurlu bir şekilde yürütebilmenin gerekliliklerini sözleşme kapsamı ile yok eden bir sistemle çevrelenmiş durumda.Maddi ve manevi anlamda öğretmenlere sundukları bu yozlaşmışlık aslında her meslekte önümüze sunmaya hazırlandıkları bir susturma politikası niteliğinde.Üzerinde biraz düşünürsek farkına varacağızki sözleşmeli öğretmenler devlet bünyesindeki memur statüsündeki öğretmenler gibi gördükleri yalnışların karşısında doğruları ile karşı duruş sergileyemecekler çünkü onlar seneye tekrar sözleşmelerinin yenilenip yenilenmeyeceğinin kaygısı ile kuşatılmış olacaklar.Sonuç itibarıyla ekmek kavgasının içinde öyle bir sindirilmeye çalışılıyorlar ki onların sisteme entegre eeilmeleri ilk istenen olsa gerek..

Evet içinde yaşadığımız bütün kötülüklere meydan okumanın yolu eğitim ama bu şartlarda bu sistemle değil.Bu sebebtendir ki öncelik bu sistemin iyileştirilmesi gerekiyor..yapılan ve yapılacak ne kadar yenilik yada düzeltme varsa bu temeli sağlamlaştırmadıkları sürece hepsi yıkılmaya mahkum..

anti-fasist : Ermeni Soykırımına Nasıl Bakıyoruz ?
Nov 29th, 2007 by admin

Öncelikle bir sorunun çözüme kavuşmasını istiyorsak o sorunun adını net olarak belirlememiz gerekir. Bunun için Anadolu toprakları üzerinde yaşayan Ermeni ve diğer halklara yapılan tek tipleştirici dolayısıyla ırkçı saldırıların adını ortaya net olarak koymalıyız. Ermeni halkına yapılan zulmün adını net olarak Soykırım olarak adlandırmalıyız. Egemenlerin ‘savaş halinde karşılıklı çatışma’ yahut ‘soykırım değil tehcir’ gibi söylemlerini kati surette reddettiğimiz zaman soykırım sorununu Türk-Kürt ve Ermeni halkları arasında bir problem olmaktan kurtarabiliriz. Bu geniş soykırım sorununa bazı temel noktalardan bir TARİHÇİ olarak cevap vermek isterim. İlk sorumuz şu olmalıdır? Ermeni soykırımı meselesini tarihsel gelişimi içerisinde değerlendirmek gerekir. Osmanlı devleti’nde ‘sadık millet’ olarak adlandırılan ve Osmanlı saraylarında en üst görevlerde yer alan ermeni halkı ne olmuşta bir anda düşman ilan edilmiştir? Dünyanın siyasal konjöktrü değiştikçe yani milliyetçi fikirler yayıldıkça bir imparatorluk olan Osmanlı’da bu durumdan etkilenmiş ve bünyesindeki farklı etnisitelerin isyanıyla karşılaşmıştır. Bir takım Ermeni milliyetçileri de bu siyasal konjöktürden etkilenmiş ve gizlice komiteler kurmuşlardır. Fakat ermeni soykırımı bu komitern yapılardan dolayı olmamıştır. Asıl mesele Osmanlı’nın içerisindeki ırkçı görüşte olan İttihat ve Terakkicilerin elinde kalan son toprak parçası Anadolu’nun Türkleştirilme meselesidir. Bir çok faşist tarihçi ‘ermeni tehcirinin’ (bence soykırım) ermeni halkının Ruslarla işbirliği halinde olduğu için meydana geldiğini iddia etmektedir. Yani faşist tarihçiler Ermeniler Ruslara destek vermeseler bu olaylar meydana gelmezdi demektedir. Oysa durum tam tersidir. Çünkü 1. dünya savaşında Almanya ile padişahın bile haberi olmaksızın gizlice işbirliği yapan Talat paşa çoktan Ermenileri Anadolu’dan atmayı kafasına koymuştur. Çünkü daha önceki yunan, Sırp,Arnavut vb isyanlardan dolayı kafasına Ermenilerin de aynı şekilde isyan edeceğini tetikleyen bir şablon vardır. Talat’ın kafasındaki bu şablon bazı Ermenilerin Ruslarla işbirliği yapmasını hemen değerlendirmiş ve soykırımı gerçekleştirmiştir. Tıpkı günümüzde Kürt halkına yapıldığı gibi. TC faşizmi günümüzde nasıl ki Kürt halkının en ufak demokratik talebini bile bölücülükle itham ediyor ve sivil faşistleri görevlendiriyorsa Osmanlı sömürgeciliği de aynı mantık silsilesiyle Ermeni halkını yok etmiştir. faşist devlet tarihçileri Ermeni soykırımında Ruslarla işbirliği yapan Ermenilerin tehcir!!!edildiğini ve masum olanlara dokunulmadığını iddia etmektedir. Fakat her ne hikmetse İstanbul’da yaşayan ve değil Rusya ile işbirliği hayatında Rus görmemiş Ermenilerin neden katledildiğini açıklayamamaktadır. Bu da garip bir çelişkidir? Bu çelişki de aslında faşizmin hedefinin masum-suçlu ayrımı yapmadan tüm gayrimüslim halkını temizleyecek bir harekatın ilk adımının Ermeniler üzerinden başladığının ispatıdır. (bu noktada şuna dikkat etmek gerekir ki bu soykırımın tek suçlusu Talat,Enver,cemal değildir. Bu kişiler sistemin ufak birer piyonudur. Kişilerin önemi yoktur. Sistem farklılığa tahammülü olmayan ırkçı şekilde işlediği için kişilerin önemi yoktur. Nasıl ki kişilerin önemi yoksa bu soykırımda çeşitli vaatlerle kandırılan Türk ve Kürt halklarının da suçu yoktur. Savaş şartlarında aç olan ve cahil olan Türk-Kürt hakları Osmanlı ve Türk faşistlerinin zenginlik vaatlerine kanarak Ermeni halkına saldırmakta görevlendirilmiş ve bu şekilde Ermenilerden gasp ettiği ganimetle rahat bir hayat kurmayı düşlemiştir..bu durum da tarihin sınıflar arası mücadeleden kaynakladığının ufak bir ispatıdır. ) Diğer önemli bir meselede Ermeni soykırıma dair belgeler yani kaynakların nerede olduğudur? Bu soruya şu örnek verilebilir.. TC Genelkurmaylığı’nın arşivi hala açılmamakta ve belgeler saklanmaktadır? Neden bu arşivler kamu oyundan gizlenmektedir? Bu olayın bir boyutudur fakat benim bir TARİH MEZUNU ve BİR TARİHÇİ olarak asıl vurgulamak istediğim nokta şudur. Tarihteki her olayın ispatı belgelerle mümkün müdür? Yoksa gerçek belge/kaynak halkların tarihsel hafızası mıdır? şöyle somutlayalım. Talat,Enver,cemal denilen faşistler yaptıkları katliamı resmi evraklara düşecek kadar aptal mıdırlar? ‘bugün şu kadar Ermeniyi kestik’ derler mi yoksa hiçbir belge/kanıt bırakmasızın örtbas mı ederler? Günümüzde devrimcilere yapılan faili meçhuller devletin belgelerine düşüyor mu? MİT ya da JİTEM ‘bugün şu kadar devrimciyi yok ettik’ diye belge düzenler mi? Aynı şekilde dönemin JİTEM’i olan Teşkilat-ı Mahsusa da yaptığı katliamları ört bas etmiştir? yani ortada hiçbir kanıt belge bırakmamıştır. Bunun için Osmanlı veya genelkurmay arşivleri açılsa bile bir sonuç elde edilemez. Aynı şekilde ermeni kaynakları da yapılan katliamdan ötürü objektif ölçütlere sahip olamayacaktır. Dönemin bağımsız ve objektif belgelerine ulaşmak için çok metadolojik kaynak belirlemesi yapılmalıdır. Bunun için de İngiliz,Fransız ve Alman kaynakları bence değerlendirilmelidir. Fakat en büyük kaynak halkların hafızasıdır.Talat paşa denilen faşistin kendi el yazısıyla yazdığı günlüğünde 1.5 milyon ermeniyi sürdük diye ibareler bulunması da düşündürücüdür. Ermeni jenosidi tarihsel süreçteki önemi kadar günümüze yansımaları da olan sosyolojik bir hal almıştır. Her iki taraftan da yükselen faşizm taraftarları bu kirli soykırımı kullanarak meşrulaştırmaktadır. Halkların arasına milliyetçilik denilen çarpık ideolojiyi sokan ve onu yücelten bu jenosid çözüme kavuşmadıkça kalıcı barışlar sağlanamayacaktır. Her iki tarafta tarihle yüzleşmek yerine bu soykırımı tabulaştırdığı için durum daha da karmaşıklaşmaktadır.bu karmaşık durumdan en fazla karlı çıkan her iki halkın da proletaryasını bu suni gündemle birbirine düşüren ve bu sayede egemenliğini devam ettiren burjuvazidir. Özetlemek gerekirse faşist tarihçilere şu temel sorular sorulabilir? 1-sadık millet olarak isimlendirilen ve saraylarda hep üst mevkilerde olan Ermeniler nüfuzca ve nüfusça fazla olan Ermeniler bir anda nasıl kaybolmuşlardır? Bu insanlar buhar mı olmuştur? 2-madem ki karşılıklı bir savaş vardı ve suçlu olan Ermeniler yani komiteci Ermeniler cezalandırılıyordu da İstanbul’da ve Ege’de hiçbir şekilde olaylara karışmamış Ermeniler neden katledildi ve tehcir edildi? 3-varsayalım ki Ermeniler suçlu ve hain Ruslarla işbirliği yaptılar peki Dersim’deki Kürtlerin suçu neydi? Hadi diyelim onlarda hain 6-7 eylülde kaçırılan Rumların suçu neydi? Bütün bu zincirleme olayların arkasındaki mantık nedir yoksa bunlar bir tesadüf mü? 1915’te başlayan zulüm silsilesi Çorumlarda, Maraşlarda devam etmiştir… 4-madem ki soykırım yok halkların hafızasındaki bu acılar ve türkülere,şiirlere,ağıtlara yansıyan bu acılar halkların kafasındaki sanrılar mıdır? 5-ermeni soykırımını reddeden Mustafa kemalci faşistler sürekli soykırımın olmadığından bahseder fakat Mustafa kemal’in kendisi soykırım için üzgün olduğunu söylemiş ve kendisinin bihaber olduğunu iddia etmiştir. buna Kemalist faşistler ne cevap veriyor? Acaba Mustafa kemal dersim katliamından da mı habersizdi? 1915’te yapılan ermeni soykırım ile 1938 dersimdeki Kürt soykırımı ve Rumlara yönelik 6-7 eylül olayları tarihsel süreç içerisinde birbiriyle ilintili olaylardır. Türk faşizmi milli burjuvaziyi yaratmak için bu komploları düzenlemiştir.ve bir şekilde de kılıfına uydurmuştur. Biz devrimciler bu komploları deşifre etmeliyiz.

AnadoluM : DEVRIMCI ANASI OLMAK….
Nov 29th, 2007 by admin

Arkadaslar sakin bu ne bicim yazi basligi demeyin…Okudugunuzda sizde bana hak vereceginizden eminim. ANA, canindan bir parca olup bagrindan geldigimiz belkide bir daha hic bir zaman bulamiyacagimiz siginak. Dunyaya ilk goz actigimizda bizi saran ve kucaklayan ana eli. Ellini tuttugu, hayaller kurdugu evladinin nerden bile bilir ki gunun birinde DEVRIM yolunu secicegini. Cunku baktigimizda DEVRIM yoluna gozunu hic kirpmadan canini adamis,daha gencliklerinin baharinda olan genclerimiz var vede olucak. Onlar duzene karsi cikarken biseyleri duzeltmeye calisirken acaba farkindamilar bir yanlarinin coktugune, aci cektigine analarinin goz bebeklerinde biriken yaslara taniklarmi ? Gelicek nesiller daha mutlu yasasinlar diye savas verirken ana larinin kaybettiklerinin farkindamilar bilinmez ama Ana yuregi evladinin her gun evden cikisi bir hancer gibi saplanir yuregine. ANA olmak en guzel ve en kutsal gorevdir. Ici yanip kul olsada agitlar yaksada evladinin ardindan bir yani karanliga giderken bir yani aydinliktir cunku o bir DEVRIMCI ANASIDIR. Hangi yurek dayanir evladinin bile bile olume gidisini gormeye ama eger ki baska analar gelecekte aglamiyacaklarsa onlar buna razi gelirler. Butun kazanilan onur savaslari analarimiz icin olmalidir. Gun geldiginde bizleri herkeslerden sakinan hatta kiskanan gozu gibi bakan bir ANA icin evlat acisi biseye benzemez. Adeta yasayan bir olu haline geir.Agit yakamaz, goz pinarlari kurur adeta ama yuzununu kirisikliklar sarar ANALARIMIZIN. Ama ne gariptir ki uzuntusunden bir nebzede olsa mutluluk bulur cunku evladi sevdigi, bas koydugu yol icin topragi sarmistir. ANA olmayadan anlasilmaz denilsede ben cok iyi anliyorum. Simdiye kadar evlatlarini Devrim yolunda kaybetmis olan Analara minnet duyuyorum. Arkadaslar unutmayin ki sizlerde gelecegin ana , babalarisiniz o yuzden ne ekerseniz o nu bicersiniz. Saygi ve sevginizi esirgemeyiniz.

»  Substance: WordPress   »  Style: Ahren Ahimsa