Doğum ve ölüm denilen başlangıç ve sondan oluşan çizgide gerçirdiğimiz saatlerin ne kadar kapsamlı,geniş ya da dar olacağı insanların elinde olmalı diye düşünüyorum.Peki,yaşamın anlamı neydi?Yaşam başlı başına bir mücadelemiydi yoksa…Bir amaç uğruna savaşmak mıydı yoksa yaşamın anlamı? Geçen yaz Evrensel Kültür Merkezi’nin düzenlediği gençlik kampında ortam çok farklıydı.Her şeyden önce güven içindeydik.Birinin cüzdanı kayboluyor ve bulan kişi anons yaptırıyor,cüzdan sahibine iade ediliyordu.Oysa başka bir yerde maalesef o cüzdan çalınır,yok olurdu…Belli bir düzen vardı.Sabah erkenden kalkılıp kahvaltı ediliyor ve sonra gün içerisindeki etkinliklerin(tiyatro,folklor,kürt dili öğrenimi gibi eğitimler veren atelyeler,çeşitli yazarların konferansları…) istenilenine katılınıyordu.Öğlen,akşam yemek kuyruğunda beklerken söylenen türküler,çekilen halaylar,edilen sohbetler aç mideleri unutturdu ve sabırla beklemeyi,birlik ve dayanışma içersinde sorunların kolay bir şekilde çözüleceğini gösterdi.Başka bir yerde aç karnına beklenen kuyruklarda sinir serzenişleri gerçirilebilir hatta izdiham bile çıkabilirdi.Aslında bu doğada gerçekleşen bir olayın insan yaşamıyla benzeştirilmesi gibi bir şey.En karanlık an şafak sökmeden önceki anmış.İnsan yaşamında da aylarca sabırla beklenilen bir şeyin gerçekleşmesine sadece bir gün kalmışken insan artık yerinde duramaz,bir an evvel o olay olsun ister.En yoğun duyguyu o olaya yaklamşken hissederiz yani…Akşam yemeğinden sonra herkesin buluşma yeri aynıydı.Sahile iniliyor ve her gece el ele,omuz omuza halaylar çekiliyordu.Hiç tanımadığınız insanlara kocaman bir gülümsemeyle ”merhaba” diyebiliyordunuz.Ülkemiz şehirlerinden İstanbul hırsızından tutun aklınıza gelebilecek pisliklerin çoğunu barındıran bir şehir…Haberlerde duyuyoruz…Taksiciler genç kızları kaçırıp onları kötü emellerine alet ediyorlar,kapkaççılar insanları yerlerde sürüyerek çantalarını kapıp gidiyorlar…Bu sebeplerden dolayı insanlara şüpheyle yaklaşmak zorunda kalınıyor.Kampta bunu yapabilmek,gönül rahatlığıyla ”merhaba” diyebilmek çok güzeldi.Oradaki insanların çoğunun inandığı bir düşünce vardı.Bu düşünce gerçekleşsin yahut gerçekleşmesin,bir düşünceye sımsıkı sarılmak insan yaşamını ne kadar şenlendiriyor,o yaşamı ne kadar anlamlı kılıyordu.Kendini bir düşünceye adamış,duyarlı insanların bulunduğu bu ortamda geçirdiğim on günden sonra kendimi boşlukta hissetmemin sebebi dışarıdaki dünyanın farklılığından kaynaklanıyor olmalıydı.Fakat dışarıdaki dünyayı kampa benzetmenin,insanları oradaki gibi ülkedeki,dünyadaki sorunlara karşı duyarlı hale getirmenin imkansız olmadığının farkına vardım.Bizim sorunumuz şu:”Olayları belirlemek ve onlara yön vermek yerine,ardından gidiyoruz onların.”Evet,her zaman olayları belirleyen,onlara yön veren küçük bir grup ve ardından giden kocaman bir yığın oluyor.Bir şeylerin farkında olmak elbette önemliydi,fakat yeterli değildi.Televizyon karşısında oturup ”cık cık” etmek,o olayın üzerinde hiç bir etki yaratmıyor.İşe yarayan,farkındalığı harekete geçirmek ”hayır” diyebilmek.İşte o zaman,olayların ardından gitmiyor,onların önüne geçiyor,adeta bir barikat olunuyor.Tek bir insanın olayları belirleyen azınlığın karşısında ezileceği aşikar.Barikat yapan insanların tek yumruk olup kenetlendiği durumdaysa,küçük azınlık değil adım atabilmek yerinde dahi duramaz ve gerilemeye başlar.İşte o zaman insanlar değişmiş,kamp dünyaya taşınmış olur… Yaşam bir düz yazıysa giriş ve sonuç bölümlerinde pek bir etkimiz olmasa da gelişme bölümünü düzenlemek bizim elimizde.Yaşamın anlamı belki de budur.Kontrolü eline almak,bir amaca doğru yönelmek,o amaç uğrunda dürüst,mert adımlarla ilerlemek…Hem o zaman yaşama sımsıkı sarılmış olunmuyor mu?O vakit yaşam bize gülümseyip,omuz omuza bizimle beraber devamlılığını sürdürmez mi?
…Belki gene gelirim demistin,sir patikalar kayboldu gözlerden bir bir.Gelirsem gece vakti gelirim kapiyi aralik birak demistin,yidizlar yorulup kaydilar geceden bir bir.Gelirsem canim cay ceker ocagi sicak tut demistin,atesler kararip küle döndüler bir bir.Oysa dememistin ki Geldigimde kürekleri hazir tutun,derin derin topraga vuracaksiniz diye bir bir… Nazim HIKMET,Yilmaz GÜNEY,Ahmet KAYA sahsinda sürgünde yasamini yitiren tüm devrimci-demokrat, aydin ve sanatcilarin anisina… Kelime anlamiyla sürgünlük; Bireyin veya bir toplumun yasadigi cografyadaki yasam hakkinin elinden alinmasi,dolayisiyla farkli bölgelerde yasamaya zorlanmasidir.Burdan da anlasilacagi üzre bu bir trajedidir.Her ne sebeple olursa olsun sürgünlük insani degerlerle örtüsmeyen bir insanlik ayibi özelligi tasir, bu yönüyle de tarih önünde yargisini mutlaka bulacaktir. Esasen deginmek istedigimiz nokta sürgünlügün sadece alanlarindan biri olan “Sanat ve Sanatci sürgünlügüdür” Sanat süphesiz bir toplumun kültür degerlerini olusturan duygularin tespitini yapma ve anlatma bicimidir.Bunu yaparken kendine özgü bir dil kullanir.Bu yönüyle de samimidir,dürüsttür.Ve ayrica da diger toplumlarla olan iliskilerdeki tek ortak dildir tanimlamasi yanlis olmaz kanisindayiz.Sözgelimi tipki Arjantindeki bir “La” notasinin portede ayni yere yazilmasi veya tipki Mona Lisa’nin gözbebeklerinin ne söyledigini bir Küba’li ressamin anladigi gibi… Ve sanatin dili keskindir,ciplaktir.Her türden ugras sanat özelligi tasiyabilecegi gibi, haketmeyenlere de kendi adini vermez sanat.Bir ugras eger yeterince bilimselligi ve gercekligi yakalayamadiysa ,yeterince ter dökmediyse kendi alaninda, bu ayricaliktan yararlanamaz dolayisiyla sanat eseri ünvanini alamaz.Ve sanat ismarlama eserlere tama etmez,hic bir rejimin boyundurugu altina girmez,tercihini halktan yana kullanir..Bu yönüyle de ugrasanlarina ciddi ölcüde sorumluluklar yükler.Tam bu noktada “Sanatci olma-olmama” olgusu cikar ortaya söyle ki ; Burda bireyde bir vijdan hesaplasmasi sözkonusudur.Sanat ugrasi bireyi ön plana cikarabilir,cesitli olanaklar saglayabilir birey burda tercih yapmak durumundadir.Tercihini sadece kendisini yasamak,egolerini tatmin etmek halk arasindaki tabiriyle “San Söhret ve Lüks yasam” i secmek yönünde yapabilir bu tamamen bir irade ve vijdan sorunudur.Bu tercih durumda kacinilmaz sonuclar kendini gösterecektir.Sanatin halkla olan iliskisini,hedef noktasini ve icerigini kavrayamayan birey üretimden kopacaktir cünkü sanatin kaynak noktasi halk gercekligidir,burdan beslenir sanat.Durum bununla da kalmayacak birey varligini devam ettirebilmek icin bu tikanmaya karsi kendince yöntemler gelistirecektir.Bu yöntemler sanatin endüstrilesmesini getirecektir akabinde,daha da kötüsü asimilasyonlar boy gösterecektir.Kaldi ki Kürt sanati bu durumdan payini aldi.Tipki dönemin sözde sanatcilarinin (Osmanli Hanedanligi Saray Sanatcilari mirascilari) 5000‘e yakin kürtce sarki sözlerini türkcelestirmesi ve bir cogunun da TRT arsivine eklemesi gibi. Bu zekice hazirlanmis bir kültür katliamiydi.Hedef belliydi “Bir halki yoketmek istiyorsan önce sarkilarini ve dilini alacaksin”mantik buydu. Bu duruma direnenler oldu süphesiz. Sarkilarini kendi dillerinde söyleyenler,kendi dillerinde sevda siirleri yazanlar,kendi gercekligini film yapanlar,hikayeler anlatanlar oldu. Bir cogu da yasayacagi trajedileri bile bile tercihlerini halktan (Halk Icin Sanat) yana yaptilar.Cünkü bu bir vijdan muhasebesiydi.Ve sanatci ünvanini aldilar.Bir cogu bu sebepten cezaevlerine konuldu,katledildi, sürgünlere yolladi… Kendi ülkelerinde yasaklanan sarkilari,siirleri,filmleri,kitaplari ödüller aldi farkli cografyalarda. Isimleri,hatta mezarlari yasaklandi ülkelerinde.Bu duruma seyirci kalan bazi zavalli yürekler ise buz kesmisti,tas baglamisti.Daha da ötesi rejimin öngördügü üzere “En Iyi Vatansever” (!) olma adina yarisirken anlamsiz bir öfke büyütüyordu halk sanatini savunucularina.Rejim bu alanda cesitli ikna yöntemleri ve propagandalar gelistiriliyorduyordu ayrica.Yapilan propagandalar hayranlik uyandiracak nitelikteydi (Ya Sev,Ya Terket.Türkiye Türklerindir vs..) Temelinde baska kültürleri kabullenmeme ve icten ice düsmanlik empoze edliliyordu ki bu da daha cok ayni cografyalari paylasan kültür yapilarini hedefliyordu bu davranislar (Kürt,Ermeni,Süryani,Laz vs.) Bu yapilari bir zenginlik olarak algilamak yerine kendisine göbekten bagli sözde sanatcilarina verdigi sinirsiz olanaklarla kendisi icin tehlike gördügü tüm kültürler degerlerini basasagi etme yöntemini ya da asimilasyonu dayatiyordu. Halklar arasindaki kültür degerini savas sebebi görüyordu maalesef. Ve trajedi devam ediyor hala.Bir cok devrimci-demokrat sanatci,aydin,yazar cezaevlerinde ve bircogu da sürgünlere yollaniyor hala. Cünkü kendi alanindaki calisma ve yasam kosullari daraltiliyor.Bu durumun en somut örnegi olarak Kürt kültür ve sanatini sahiplenen,bu alanda calismalar yapan,muhalif Kürt kimliginden ötürü sistemin olumsuz tavirlarindan,baskilarindan nasibini alan MKM (Mezopotamya Kültür Merkezi) ’lerdir süphesiz.MKM’lerin hemen hemen her subesi sistemin bilindik tavriyla engellenmek istenmis ve cesitli sebeplerle (temelinde siyasal sebepler) cezalar almistir.Bir cogunun salaonlari yasak sarki ve etkinlik (!) gerekcesiyle kapatilmistir.Yakin gecmiste MKM Mersin ve Urfa subeleri kapatilmistir.Bu kurumlarin Türkiye genelinde 100’e yakin calisani cezaevlerine konulmus bir o kadari da sürgüne gönderilmistir siyasal gerekcelerle.Ülkelerine dönüs kosullari degismistir. Yani ki bir cogu T.C. (Türkiye Cumhuriyeti) vatandasligindan cikip sürgünde yasadigi ülkenin vatandasi olma kosuluyla sadece turist olarak ülkelerine gelebiliyorlar.Ve belli bir kesimi ise hic dönemiyorlar.Kürt sanatci sürgünlerinden Ali ASKER 23 yil aradan sonra Fransa vatandasi olarak yakin gecmiste ülkesine turist olarak gelmesinin ardindan tamamen siyasal gerekcelerle sinir disi edildi.Sanatin özgürlesmesini ve savunan,asimilasyona karsi ciktikarak bunun bedelini sürgünde ödeyen ve mevcut rejimin terörst sanatci (!) yakistirmasi yaptigi bu yönüyle kendi topraklarinda yasam hakki tanimadigi, dolayisiyla kendi ülkesine kendi vatansligi statüsünde dönemeyen ve mevcut rejimin varligi süresince de dönemeyecek olan sürgündeki Kürt sanatcilardan bazilari ; Rotinda YETKINER, Diyar, Kawa, Sývan PERWER, Kemal KAHRAMAN, Ali Haydar LEVENDIS, Mikail ASLAN, Mehmet Gül (Koma AMED-Istanbul MKM), Berkant COSKUN (Koma HEMDEM-Mersin MKM), Sener YILDIZ (Koma Agire Jiyan-Istanbul MKM) Ayrica daha mevcut sistemin kirli yüzünü teshir edebilmek acisindan son sürgünün sebeplerine deginmekte yarar var.Söyle ki ; Yukardaki isimlerden Berkant COSKUN’un (MKM’in son sürgünlerinden) devletin ciddi anlamda hedefi haline gelmesi 2002 yili secimlerine raslamaktadir. Söz konusu bu sanatciyi (Berkant COSKUN) sokak ortasinda kacirip dört gün boyunca iskencede yapabilecek kadar cürümüslügünü gösteren mevcut system, bu pratigiyle Kürt halkina ve sanatina tahammül edemeyisini bir kere daha ortaya koymustur.Daha önceleri de benzer durumlar yasadigi bilinmektedir bu sanatci arkadasimizin fakat maruz kaldigi bu son durum uzun bir sürgünün baslangici olmustur (Bakiniz www.komahemdem.net , www.azadiyawelat.com 493 sayi 9. Sayfa “Em Duriye Dibejin” , www.evrensel.net 02.11.2004 “Mersinde Bir Soluk” ) Bu örektende anlasilacagi üzere sistemin cikardik diye övündügü yasalari yine kendinin ihlal etmesi ciddi bir celiskidir,cözümsüzlüktür. Görünen odur ki cözümün bittigi yerde sadiri kendini göstermektedir.Sanatcinin elindeki enstrümana sanki bir silah tutuyormus mantigiyla yaklasan ve bunu elinden zorla almak isteyen her türden zihniyet iyi niyetli olamaz kanisindayiz.Bilinmesi gereken realite aciktir. Bu da, sürügüne yollanan sanatcilarin sahsinda bir halkin sürgünlük yasadigidir. Onlara bir özür borcludur insanlik.Dileriz ki cok gec olmadan birer karanfille bu özrü dileme firsatini geciktirmez sesimizin gittigi yerler.
İlkokul yıllarımdı. Kimilerinin anadolu kültürü ,kimilerinin cosmopolit kültür ,kimilerinin kültür zenginliği var dediği bir ortamda büyüdüm. Her ne kadar Yezidilere,Asurilere,Ermenilere rastlamadıysam da ,goraniceyi hiç duymadıysam da arabı,kürdü,türkü hep birlikteydik ve her sabah hep bir ağızdan bağırıyorduk “ne mutlu türküm diyene” diye… Güzel çok güzel bir stran dinledim birgün babamdan.Kürtçe bilmiyor olmama rağmen hemen ezberledim stranın sözlerini. Bilincimden silinip gitmiş yıllar içinde.Bir türlü hatırlayamıyorum,bazen rüyalarımda sadece ezgisini duyuyorum.Onu da uyandığımda mırıldanamıyorum.Garip bir bellek çatışması,büyük bir bastırılmışlık. Stranın sözlerini ezberlemiştim ama ya çok çabuk unutmalı ya da hiçbiryerde kesinlikle söylememeliydim.Nedenini algılamam çok zordu o yaşlarda,denileni yapmalı ,çok soru sormamalıydım.Zaten ben soru sorduğumda herkesin bir işi çıkıyordu. Aslında öğüt edilen ne olduğumu mutlaka bilmem ama unutmamdı .En azından susmamdı. Bu topraklarda bu büyük ikilemin yaşatıldığı kürt çocuklarından biriydim bende. Zamanı hayat yapan bütün etkiler tarafından bildiğinin,hissettiğinin aksi yöne ittirilmeye çalışılan bir çocuk,genç nerelerde kaybolur,nerelerde bulur kendini,nelere aşık olur? Zaman bana ortaokul yıllarında bir müzik dersinde özgürce!, çok kültürlülüğümü cosmopolitliğe çevirmek amaçlı “aria” söylettirecekti avaz avaz. Bu durum “Kahraman ırkıma bir hilal” diye haftayı kapatan gençler olarak bize eğlenceli gelmişti o dönemler.Neticede yaklaşık 70 kişiydik sınıfta ve dolayısıyla 70 kez aria dinledik. Çok kültürlülük,cosmopolitlik diyerek ne güzel uyutmuşlardı bizi. Daha stranımı söyleyemeden unutmuşken ariayı ezberlemiştim.Ve hala da hatırlarım o ariayı. Oysa ben daha ben olamamış,yağmalanmış,saldırılara uğramış kültürümü öğrenememiştim.Dolayısıyla ariayıda içime sindiremedim.Bilge kağanın kitabelerinden bölümler okurken,ergenekon destanıyla ilgili yorumlar okurken,bunların bana ait olmadığını bilirken haberim yoktu mem u zin’den de destanlarımız olduğundan da . Biz daha biz olamamışken yaşadığımız aşklar da, aşk üzerine söylediklerimiz de bizim olmuyor dolayısıyla.Sistemin içinde ,sistemin istediği tarz aşklar yaşayan,aşka aşık olan insan yığınları.Ne demeli.En iyisi dememeli,fazla ağır olabilir… Fazla uzattım farkındayım. Ha stran diyordum değil mi… İşte o stranı arıyorum,hatırlamaya çalışıyorum. Stranlarımızı bugünlere kadar getiren,kaybettirilmeye çalışılan kültürleri yaşatma uğruna mücadele eden ve bu uğurda çoğu kez canından olan , dünyanın dört bir köşesindeki insanları düşünüyorum. Bence aşk budur.Daha anlamlı,daha yaşanılası güzel bir dünya kurma umudunu hiç yitirmeyen insanların uğruna zorluklar ,eziyetler çektikleri mücadelelere olan inançlarıdır aşk. Ve aşıklar delidir. Ne güzel anlatmış bir yazarımız . “Delirmek korkusuz olmaktır . Kendinden çıkıp bir daha geriye bakmadan sevenlerin halidir. Delirmek , bu hayatı bütün çıplaklığıyla görüp , insanın o yanı başında akan yoluna kendisini tereddütsüz atma gücüdür .Bu hayatta herşey olamaz insan . Yitirmeyi göze almadan kimse kazanamaz . Kendine yenilmeden kazanamaz kimse kendini . Tutsaklığına bir kez sevdalanmaya görsün insan , durmadan tutsaklığını özler.”
Geceler sana haram olduğundan beri ben yalnızlığı seçtim kendime. Oysa yalnızlık değil di benim arzum senin ile sana dair bir yaşamdı. Ey karanlık gecelerin gelmeyen ışığı olmayan sabah yakmayan ateş . Neredesin sen şimdi kimle nasıl ağlamaktasın söyle bana söyle ki umudumu öldüreyim ,söyle bana hayatımı mahfe edeyim, söyle yaşanmamış öykümüzü, Söyle bitmemiş sevdamızı oy yalnızlık ne belasın sen başıma . Oy yalnızlık ne alaz sın sen bana bu ne kederdir beni ağlatıyor. Ben şimdi, Hangi tetiği sıkarım havaya ben ,şimdi hangi acıyı gömerim mezara ben yalnızlığı . Hangi gecede bulur beni yalnızlık hangi keder de boğarım ütopyamı. Ah karanlık sokağım ne bu çıkmaz ne ağlamak bu yalnızlığı bana sen verdin. Bu acıyı bana sen verdin Nice yıllar car mıhta kaldı sevdam nice yıllar mahzenler de kaldı umutlarım . Nice yıllar zindanlarda çürüdü yoldaşlarım ,nine yılar sevdi memo zini’yi Yalan mıydı yani hepsi bir hiç miydi yoksa yaşananlar . Kimi zaman Yaprağın dalından düştüğü gibi sessizce düştük toprağa Kimi zaman şimşeğin düştüğü gibi düştük toprağa Bitmez bu kavga bitmez bu canlar ölmekten bıkmaz bu bedenler dirilmekten zevk alırız biz sevdalıyı bırakmış olsak da bir çok gidenimiz arkasında. Onuru gururu direnci aştılar yanına öyle gittiler buralardan. Öyle sessizce gittiler ki buradan tek bir söz bile söylemediler ama bakışları Binlerce yıllık savaşı anlatılar giderken Korkma yoldaş Ben kaldım ardından seni yerini tutamam ama senin yerini de asla boş bırakmam Bin yıl önceydi atamın anamın avradımın ağladığını hatırlıyorum yoldaş sana vurulan hançeri hatırlıyorum YOLDAŞ bana sıkılan kurşunu ….. hiç unutmadık ki hiç vazgeçmedik ki daha dün gibi aklımda yoldaşımın * BİZ ölmeyiz VURULMAKLA diyişi* ah yoldaş sevdamı da bıraktım,anemide,toprağımı da,bıraktım ama pişmana olmadım çünkü biliyi rom ki;onlar benim ile gurur duyuyorlar
Hacca gitsem, Orda bile tanrıdan çok seni düşünürüm. (anonim) Yağmur altında bilmediğim sokaklarda bir ıslıkla delicesine dolaşmak, yada, şapkasını rüzgara kaptırmış bir adamın haline gülmek. İhtiyacını duyduğum sıcak çayımı, yavaş yavaş yudumluyordum. Yağmur bütün hızı ile sokakları delmeye çalışıyor. Dışarda olmadığıma seviniyorum. hemde üzülüyom. soğuk değil. Ama yinede üşüyorum. Ara sıra geçen belediye halk otobüsleri, siyah paltolarının yakalarını kaldırmış iri cüsseli insanlar. Yağmurdan sırılsıklam olmuş sevdalılar. Yaşama sevinci ile soğuktan korunmaya çalışan kimsesizler. Camdan; karşı vitrinin mavi ışıklarına, sevdalıların ıslanırken bile ne kadar mutlu olduklarına ve yaşama sevinci ile soğuktan korunmaya çalışan kimsesizlerin umuduna şahit oluyordum. Dikkatimi çeken mavi ışıkların altında kırmızı bir eşarp’tı; “sevdiğim bunu başına taksa ne kadar yakışır” kim bilir. Saçları alnına dükülür. “ne iyi ettinde aldın” der, gülerim. Yağmur yavaşlar oldu, bulutlar uçuştu, masmavi gök ışıdı… Yağmur bütün bulutları yere indirilmişti. Soğuktan ellerini cebine koymuş, burnu kıpkırmızı bir çocuk vitrindeki pastalara bakıyor, Siyah kirli saçlarından alnına süzülen damlalar dudaklarını parlatıyordu. Gözleri ile delmeye çalıştığı cam, kalınlaştıkça kalınlaşıyor. buğulanıyordu. Yalnız kalmanın verdiği acı düşünceler huzurumu kurcalıyordu. Birden karamsar bir adam olu verdim. Gözüme çarpan şeyler hep iğrendirici. Kendimden utanıyordum ama çocuğun buram buram açlık kokan yüzünden çok, ışıl ışıl rüzgarlı eylül ve doğu gecelerini andıran gözlerine bakmaktan kendimi alamıyordum. Gece, bütün ışıkları ile bu çocuğun gözlerinde unutulmuştu sanki. çocuğa el edip çağırdım. Çekingen bir hali vardı. oturmasını söyledim. Kirletmekten korktuğu sandalyeye oturdu. Etrafına sessizce bakınıyordu. çekingenliğini gömecek bir göz bulamıyordu. Sıcak bir çay ısmarladım. Sıyah kirli saçlarını mı, yoksa soğuktan kıpkırmızı olmuş burnunu mu sevmiştim. Yanlızlığımı bu çocukla paylaşmak istiyordum. acaba paylaşırmı? Gittikçe kanım kaynıyordu çocuğa. Belki siyah saçlarından yüzüne akan kirleri sevmiştim. Bir daha etrafına bakındı. Gözlerime çakılan korkak bakışlarında bir iyilik borcu saklı gibiydi. “bunu er geç ödeyeceğim” diyordu sanki. sıcacık ağzını yaktı. yutkundu. gözleri yaşardı. gözlerime baktı. unutmak için savaştığı, ama bir türlü unutamadığı insanların gözlerine bakıyordu sanki. O an başımı yere eğdim. Hepsinin gözü benim gözümde, hepsi beni arıyor. hepside bende vardı. Onlardan ne kadar uzaklaşmaya çalışsam yinede yanlarından ayrılamıyordum.. beni onlardan birinin gözünde, birinin ıslak saçları arasında üşürken bulabilirsiniz. Karşılıksız Yapmıyordum belki.. belki o küçük esmer yüreğinde bir yer özlüyordum. ve onun sıcaklığını hissediyordum. Çocuk pastasını yiyiyordu. her ısırışta bitmemesi için dua ediyordu. Yediği pastanın bitmemesi benide onun kadar sevindirecekti. Çünkü bir daha alacak param yoktu. Çocuk konuşmuyordu. konuşmasınıda istemiyordum ya… neden böyle bir hissin etkisi altındaydım. salt sussun. gözlerime baksın. gülsün. konuşursa belki sesini, belki şivesini beğenmem. Onu gördügüm gibi kalması en iyisi. Birden gülmeye başladı. mutluluk içinde gülüyordu. Böyle deli gibi kendi kendine gülmesi benide güldürüyordu. Gülüşümüze pasta aldığımız pastane gülüyor, Yoldan geçen siyah yakalarını kaldırmış iri cüsseli adamlar gülüyor, resimdeki aşık suratlı adamlar gülüyor, dünya gülüyordu..
Biz komünistler geçmişi okurken, anarken heyecanlanmaktayız…Çünkü geçmişle aramızdaki mesafe aradan geçen yıllardan daha fazla ! Artık neredeyse dünyada hiç umursanmama durumuna geldik…Bazılarımızın zoruna gitsede bu bir gerçek ! Elbetteki bu bizim hayalimizden vazgeçmemiz anlamına gelmemekte, ancak gerçekleri görüp ona göre yeniden yapılanmalıyız. Dağılmışlığımıza baktığımızda bu konuda da maalesef acı gerçekleri görmemiz gerekir! Birliğimiz yok ! Dağılmışlık bize ne kazandırır peki ? Bu sorunun cevabı elbette ‘HİÇBİŞEY’ olur… Ülkesel çizgiler içerisine gömülmüş liderler komünizmin evrenselliğine ne katkı sağlayabilir.Leninin etkisinin sadece Sovyetlerle sınırlı kalmadığını biliyoruz, Che’nin de dünyada’ki tüm komünistlere hitap ettiğini unutmayalım ! Yakın zamanda Küba’da gerçekleştirilen eylemde yaklaşık bir buçuk milyon insan toplandı ! Bu ve bu tip olaylar komünizmin tekrar yeşerebileceği adına umut vermekte. Ancak, artık güçleri birleştirme zamanı geldi gibi. Ve sanki bu hareketin kıvılcımı da Güney Amerika tarafından tutuşturulacak gibi… Kabul etmeliyiz ki, dünyada dinlerin etkisi epey var, bunun akabinde uyuşturulmuş insan sayısı hayli fazla, ancak bu insanlar ayrıca ezilmiş insanlardan oluşmakta. Kapitalizmin ezici ve tiksindirici vahşeti artık insanları silkelemeli, ancak silkelediği yerde sarılacakları yer komünizm olmuyor…Çünkü dünyada komünist ülkeler var mı yok mu bilmemekteler dahi, bunun başlıca sebebi basının taraflılığıdır. Görmezden gelişidir ! Örneğin Hugo Chavez ve Rice atışmasını kaç insan basından takip edebilmiştir…Güney Amerika ülkeleriyle Abd arasındaki husumeti ve gururlu başkaldırışı kimler duymaktadır ! Bir cep telefonuyla mutlu insanların yaratıldığı toplumlar elbette ki Amerika ve diğer sömürgeci ülkelerin işine gelmekte…Ama komünizmin hakim olduğu toplumlarda böylesine bir heves hakim olmadığından insanların mutlu oldukları şeyler farklılaşıyor… Amacımızın ne olduğunu nasıl bir toplum yaratmak istediğimizi dünyaya artık anlatmalıyız, bunu kafalarının bir köşesine yerleştirecek tohumlar atılmalı.Bunun yolları bulunmalı…Yoldaş Liderlere bu noktada çok iş düşmekte ! Sonuçta herkese sesleniyorum, birlikteliğe davet ediyorum…
Yüreğim ay ışığında düşlere dalarken ki seslenişim bu sana. İlk sözüm..cümlemdeki ilk anlamım.. Ömrümün en uzun ilk yolculuğuydun sen… Gitmek ilk defa bu kadar acı vermişti yıllardan sonra. Giderek uzaklaşan, giderek imkansızlaşan bir sen oluyordun yolun sonunda. Her şeyi bilmek oysa ne acıydı. Olmayan bir senle gidiyordum haritada gözümün ilişmediği bir şehre.. Başlangıç mıydı? Yoksa bir bitiş mi? Bilemiyordum..Sorgulamıyordum da bu sefer. Oysa her şeye meraklı bir ruh nasıl olurda bunu yapmazdı yapamazdı beklide. Bilirdi yine sonunun hüsran, sonunun acı, sonunun felaket olacağını. Kendime itiraf edemediğim iç seslenişlerimin korkusuydu..sarıyordu bütün ruhumu..Tümcelerim ilk defa anlamını bulmadan bana geri dönüyordu. Seslenişlerimin yankılanışlarıydı.. Karanlık bir sefere hazırlanışımda yanımda sana dair işlenilesi kağıdım, işleyisi kalemim.. Bir anlamda bütünleşmeyi bekliyorlardı çantanın bir gözünde. Sıkıştırılmış duyguları su yüzüne çıkartmanın anlamı olmasa da yazmalıydım yinede. Belki bir gün,,bir yerde.. olurda karşılaşırsak bilesin,, anlayasın,, diye bu tümceler birikintisi.. Adın kadar ulaşılması zor beklide imkansız bir iç ülkenin iç treninde götürüyordum sana dair ne varsa. Tek şahidim di *DOLUNAY*; ömrümün en güzel, ömrümün en yakın, ömrümün en uzak, ömrümün en ulaşılmayanı… Şimdi beni sana anlatacak tek şahidim.. Olurda bir gün sende ben sandığın gözlerle bakarsan ona, anlatacaktır sana, gizli göz yaşlarımın tadını… Anaforlarımdan fırlamış gibi bilinmezliklerin içinde bulmuştum kendimi. Yalnızdım..yapayalnız.. Ürkek bir çocuk adımlarıydı adımlarım, düşlerim karanlık, sözlerim anlamsız. Bir sen vardın her şeye inat..Yeni bir güne yeni bir anlamla çıkıyordun karşıma. Birlikte atıyorduk adımları, birlikte nefes alıyorduk. Uzun ve karanlık günlere.. Acemi bir aşka hazırlanıyordum, yanıma aldığım *tutkularım*, *acılarım* ve *ulaşılmazlıklarım*.. Tanımadığım bir senle bir serüvene doğru yol alıyorduk adresiz mekanlara. Önümüz uzun, ömrümüz kısa. Zamanda yeter miydin bana, zaman ne kadar yetebilirdi. Bundandır zamana bırakmayışım hiçbir şeyi. Bilirim ömrüm kısa, zaman yetersiz. Acele bir aşık edasıyla günlere geçiş yapıyordum. Hızlı hızlı boyutlara geçiyordum kendi iç zamanımda. Büyümüştük bile yaşlılığa bir adım kala.. Uyandırıldım uyanamayasım rüyamdan. Bir zelzenişle tekrar fırlatılmıştım reol olan hayatın içine. Kendime geldiğimde fark ettiğim tek şey; büyümüşlüğüm… Dört yıl önceki beni başka bir alemde bırakmış yeni bir miladı yaşamaya hazırlanıyordum. Dönüşümün senfonisiydi; *gerçekçiliğim*, *asiliğim*, *hırçınlığım*…. Yolculuğumu tamamlamıştım. Ne SEN vardın artık nede BEN. Bildiğim tek dörtlük geliyordu aklıma; Yolculuklarda tuhaf oluyorum Bu şehirden her gidişimde Sanki şehri ben uğurluyordum Sen benden gideli çok oldu ama,,, Ben her gidişimde hala sana el sallıyorum… Şimdi ise uzun ve acısız ve tuhafsız yolculuklarla tamamlıyorum ömrümü, dolunayda yok artık kağıt, kalemde. Bir iç trenin kompartımanındayım düşlerimle beraber elimde yirmi dört yaşım.. Uzun bir yolculuktan arta kalan şimdi..Afyon garında gecenin beşinde bağrışan *Kaymakçılar*.. “ Kaymaaakkk”….. “Kaayymaaakkkkkkk”……..
1. Gençliğinsesi internet sitesini ne zamandır tanıyorsun ve nasıl ulaştın? YANIT 1: Sanırım 2 yıl oldu. Tam hatırlayamıyorum. Siteye girip üyelik kaydıma bakmam gerekiyor. Siteyi KSP’li arkadaşlarımdan öğrendim. Ben interneti sadece mail yollamak ve ulaşamadığım yayınları takip etmek için kullanan biriydim. Muhafazakâr davrandım, inatla 3-5 ay girmedim siteye. En son, kimseye çaktırmadan siteyi ziyaret ettim, ediş o ediş… 2. Özellikle gençlerin giderek yozlaştığı, egoistleştiği, toplumsal sorunlara karşı bananeci ve umursamaz hale geldiği günümüzde bir bütün olarak internetin ve özelinde Gençliğinsesi’nin misyonu ne olabilir ve ne olmalı? YANIT 2: Öncelikle internet olayına bir ayrım koyalım! Bir bütün olarak interneti ikiye ayırıyorum; * İşe yarar siteler: Bilgi birikimini, kültürel gelişimini artırabileceğin siteler bu kategoridedir. İlla ki Marksist olması gerekmez. Bilim teknikteki gelişmeler, güncel haberler, genel kültür, inandığınız ve inanmayıp mücadele ettiğiniz ideolojilerin takip edilmesi anlamında işe yarar. * İşe yaramaz siteler: İnsanların günümüz sisteminden kaynaklanan çok çeşitli açlıklarını sömüren, bunlar üzerinden rant elde eden sitelerdir. Arkadaş, sevgili vs. bulma siteleri, porno, “abidik gubidik” siteler bu kategoriye girer. Bu ayrımdan sonra “misyon ne olabilir, olmalıdır” sorusuna yanıttan önce, “misyonları nedir?” sorusunu yanıtlayalım. Bir bütün olarak interneti ele aldığımızda “işe yarar siteler” devede kulak kalır. Bu yüzden “bir bütün olarak internet” pek de faydalı olmuyor toplumun geneline. İnternet cafelerde 8-9 yaşlarında çocuklar görüyorum. Çaktırmadan “okuma-yazmayı yeni sökmüş bu tipler internette ne okuyor, ne yapıyor” diye ekranlarına bakıyorum. Ne göreyim? O ufacık, hanyayı Konyayı bilmeyen çocuklar, sapkın hikayeler, itiraflar okuyorlar, kafa-göz kesmeli oyunlar oynuyorlar (laf aramızda ben de seviyorum o kafa-göz koparmalı oyunları), Messenger denilen icatla acayip sohbetler ediyorlar. “Vay anam” diyor insan… Toplumun genelinde internet deyince, ya toplumda kendini varedememenin ezikliğini tatmin aracı, ya da sapkınlıklarını sanal alemde gerçekleştirme aracı anlaşılıyor, ya da ben öyle anlıyorum, onlar öyle uyguluyorlar. Gelelim “ne olmalı”ya… “Bir bütün olarak internetin” işlevi bu olmamalı. Tam tersi olmalı. Bunun olabilmesi için de, toplumsal-ekonomik sistemde köklü bir değişiklik gerekiyor. Bu sistem devam ettiği sürece internet büyük oranda bu amaçlar için kullanılmaya devam edilecek. Şu da var; internetin olmadığı dönemlerde sınıf mücadelesinin yükseldiği koşullarda devrimci yayınlara ilgi nasıl arttıysa, bu koşullarda mücadele yükseldiği taktirde, devrimci içerikli sitelere olan ilgi de artacaktır. Gelelim gencliginsesi.net’e! Beylik laflar var, çoğuna da sinir olurum ama çoğunun da doğru çıktığını gözlemledim. Sonra anladım ki ben beylik laf söyleyip de yan gelip yatanlara sinir oluyormuşum J Doğru olanlarını söyleyeyim; site alternatif olmak zorunda. İnternet kullanıcılarının yönlendirilmek istendiği “günü yaşa, tadını çıkart, kullan ve at ve düşünme, araştırma, sorgulama” türünden sitelere alternatif olmak zorunda. (ki bunu başarıyor) Site az çok politik olan gençlerin uğrak yeri. Gençlerin hepsi de bir değil ama! Beş parmağın beşi de bir değil. Kimisi müzikle, kimisi sinemayla, kimisi tiyatroyla, kimisi salt teorinin pratik kısmıyla, kimisi salt teoriyle, kimisi teoriyle pratiğin bağını kurma çabasıyla, kimisi sporla vs vs. haşır neşir. Yani ilgi alanları çok geniş. Site bu alanlara kapalı olmamalı. Site özelinde konuşuyoruz; site insanlarını, sistemin yönlendirmeye çalıştığı mantık ve alanlardan kurtarmak zorundayız. Örneğin; arkadaş futboldan mı konuşmak istiyor? Ve de arkadaş Beşiktaşlı mı? (Bu arada Beşiktaş’ın Çarşı grubuna bin selam J ) Bu arkadaşa “Kartal oy oy oy, öper oy oy oy” türünden bir muhabbetle futbolun, sporun konuşulmayacağı kavratılmalı. Kırmadan, incitmeden… Demek istediğim şudur ki; sitenin misyonu, gençliği kucaklayıp mücadeleye sevketmek olmalı. Site, bir komünistler çekirdeği, hücresi değil. Binlerce üyesi var ve bu insanların ilgi alanlarına dönük adımlar atması, çalışmalar yapması lazım. Dergi, şiir yarışması, Marksizm okulu, radyo bu anlamda iyi çalışmalar. 3. Gençliğinsesi sitesini diğer internet sitelerinden ayıran nelerdir sana göre? (Olumlu veya olumsuz) YANIT 3: Bu sorunun yanıtı büyük oranda ikinci yanıtta var. “Olumlu veya olumsuz” demişsiniz. Site devrimci içerikli bir site olduğu oranda, haliyle diğerlerinden ayrılma noktaları olumlu noktalar olacaktır. Ayıran olumsuz noktalar nedir, onu anlayamadım ki… Bir faşiste göre bu site, diğerlerinden birçok olumsuz noktada ayrılır. Çünkü devrimcidir. Ne yani, şimdi siz bana çaktırmadan faşist mi demek istiyorsunuz?! Şaka şaka… J 4. Yaşamın her alanında kısıtlamaların, özgür düşünceyi engelleyici tavır ve tutumların olduğu gerçeğinden hareketle Gençliğinsesi gibi araçlar ne kadar belirleyicidir? Gençliğinsesi sanal mıdır sadece yoksa pratiğe de ışık tutabilecek bir aydınlatma ve iletişim aracı mıdır? YANIT 4: Soruda sanki “siteyi azıcık öv be ali_riza” diyorsunuz sanki J Ama övgüye değer olan bir siteyi övmekten de “mütevazilik” adına kaçınmamak lazım. Bizim solcularımızda –yeni yeni kırılmaya başlayan- “muhafazakâr” bir tutum var. Bende de vardı. Mail atmayı 2 haftada öğrenmişim ben! Alışılmış, klasikleşmiş çalışma yöntemlerinden öyle kolayına sıyrılamıyoruz. Bu internet denilen hadise müthiş bir şey. Marks ve Engels bu dönemde yaşasaydı, emin olun ki Kapital’in yazımı sırasında notlarını birbirlerine mektupla değil de mail vasıtasıyla gönderirlerdi. Biri Manchester’da, biri Londra’dayken ve uzun aralıklarla görüşmek durumunda kalırlarken, emin olun ki o chat programlarından bir tanesini –Engels’in aldığı bilgisayarlarla tabii, Marks’ta kuruş mu var J- bilgisayarlarına indirirler ve sesli chat yaparak devamlı birlikte olurlardı. Kapital’in taslağı emin olun mail adreslerinde pişirilirdi. Bu siteyi düşünün. Forumlarda birçok konu canlı canlı, olağanüstü bir hızla tartışılabiliyor. Ve bu tartışmaları binlerce kişi aynı anda okuyabiliyor. Bu durum, Marksizm’in ustalarının eserlerinin internette yayınlanması meselesinde de aynıdır. Hızlılık, çabukluk, bilgiye kolay erişim çok önemli! Hele ki bilgiler, polemikler, kaynaklar, referanslar insanlığa aykırı olan bu düzenin yıkılmasına ve insana ait olan düzenin kurulmasına yönelikse, deymeyin keyfimize! Gencliginsesi.net gibi araçlar kısmen belirleyicidir. Son tahlilde, baskıcı zihniyete karşı bir anlamda başkaldırıdır. Yaşam çok hızlı değişiyor, gelişiyor. 20 yıl öncesinde, adam dünyanın bilmem neresinde ne olduğunu öğrenmek için binbir takla atardı. Bu bakımdan, toplumsal mücadeleye internet denilen araç ile de katkı konulabiliyorsa, bu alanı da yok saymamak gerekir. Evet, gencliginsesi.net sanaldır. Yani parti binası gibi anahtarımızı kilide sokup içeri girdiğimiz bir yer değildir. Teknik anlamda sanaldır. Bunun da çeşitli sakıncaları vardır; örneğin; dışarıda, fiili hayatta yapılması gereken onlarca iş varken, evde oturup pratikte iş yapmak yerine PC başında vakit geçirtmeyi teşvik edebilir. Sadece site için demiyorum bunu. İnternetin başlı başına böyle bir dezavantajı vardır. Günlük yaşamdan, hareketten, fiilden insanları kopartabiliyor. İşte burada siteye görev düşüyor. Site, siteye giren insana belli bir şeyler kazandırırken, aynı zamanda bu insanın bu kazandıklarını gerçek yaşamla birleştirmesini, yani İŞ YAPMASINI tetiklemelidir. Çok basit bir örnek vereyim; siteye girip bir yazı okuyup, onu kavrayan bir kişi, bir işçi evine ziyarete gittiğinde bu öğrendiğini kullanabilirse, bu insanı mutlu etmez mi? (Forumlarda yazılanların doğruluğu-yanlışlığını da Marksist klasiklerden takip etmek şartıyla! Tabii bu da bir araştırma, inceleme, bireysel eğitim çalışması yapmayı teşvik edecektir. Haliyle işe yarayacaktır.) Kendimden bir örnek vereyim; siteye üye olduğumda sitede bulunan Kıbrıslı arkadaşlar vardı. Site, bu arkadaşlarla tanışmamıza, buluşmamıza ve belli bir süre sonra aynı teşkilatta yer almamıza vesile oldu. Şimdi o arkadaşlarımla birlikte gazete satıyor, bildiri dağıtıyoruz. Soruya tam “cuk oturan” bir örnek olmadı ama sitenin gerçek yaşama olumlu etkisini anlatmaya yeter diye düşünüyorum. Yeter ki gerek yöneticiler, gerekse üyeler bu sitenin salt bir “tartışma klübü” olmadığını, pratikle buluşmamış, hiçbir işe yaramayacağını unutmasınlar. 5. Üstteki soruda da belirttik, bireyselciliğin, egoizmin yoğun olduğu bir süreçteyiz. Tüm bu kişilik sorunları toplumsal olarak örgütsüzlük gibi yanlara da sahip. Toplumsal sorunlara karşı bireylerin birlikte hareket etmeden bir şeyleri değiştirmesinin de mümkün olmayacağından hareketle internetin ve özelinde sitemiz Gençliğinsesi’nin ortak hareket etme, birlikte tavır koyma gibi durumlara etkisi ne olmalıdır? YANIT 5: Soru bence yanlış soruldu. Doğru, insanlarda bencillik vs. var. ama insanlardaki bencillik toplumsal olarak örgütsüzlüğü yaratmıyor. Ekonomik-toplumsal sistem, bu tür bozuklukları yaratıyor. Bu bakımdan galiba biraz idealizme düşülmüş. Ya da çok fazla “insan”a eğilinmiş. Ben şöyle düşünüyorum; site üzerinden mücadeleye insan çekilebilir. Ama budurum, insanı sadece siteye çekmek olmamalıdır. Böyle bir durumda adamı siteye örgütlersin. O da “örgütlüsü” olduğu sitenin kurallarına uyar, PC başında birçok iş yapar, ama ya sokak? Site bir zamanlar X kent, Y kent, Z kent buluşmaları düzenliyordu. Hatta bir İstanbul buluşmasının olacağı gün, siteye üye olan 3-5 Kıbrıslı arkadaş tesadüfen bir araya geldiğimiz için “illegal Kıbrıs buluşması hayırlı olsun” demiştik. Bence bu tür etkinlikler devam etmelidir. Birbirlerini sadece nicklerinden tanıyan insanlar bir araya gelsinler, tanışsınlar, kaynaşabilenler de kaynaşsınlar. (polise dikkat!) Bu işin bir yönüdür. Ortak hareket etme, birlikte tavır koyma meselesine ise ben çok sıcak bakmıyorum. Ortak hareket edelim ama biz kimiz? 10 bin küsur kişi? Aralarında örgütsel bağ olmayan, ideolojik birlik olmayan 10 bin küsur kişi? Birlikte tavırdan bahsediyorsunuz. Ülkü Ocakları’na karşı sitede birlikte tavır koyalım bakalım! Site üyesi İşçi Parti’li züppeler fırlamazlar mı yerlerinden “yoldaşlarımıza neden saldırıyorsunuz” diye? Olacak iş mi bu? Birlikte tavır koymak, ortak hareket etmek için gereken şey, örgütlülüktür! Bir partinin değil 10 bin, 10 milyon üyesi olabilir. Ve bu parti birlikte, ortak hareket edebilir. Çünkü o, bir partidir ve çünkü partinin programını kabul etmiş, bir organında çalışan ve partiyi maddi olarak destekleyen insanlardan oluşmuştur. 10 milyonluk bir parti bunu başarabilir ama bir ilerici, devrimci, sosyalist gençlik internet sitesine bu görevi yüklemek bana, internet sitesine parti misyonu yüklemek gibi geliyor. Burası bir sitedir, parti değildir. Bunu aklımızdan çıkarmamamız gerekli. Bırakalım bu işi partiler yapsın. İş-güç birlikleri, ittifaklar, partinin kendi eylemi vs. şeklinde olabilir bu hareketlilik. Site X, Y, Z vs. partilere insan çekebilir, bu doğaldır ancak dediğim gibi bu iş, partilerin işidir.
Ülkemizde 12 Mart askeri darbesinin olması bir tesadüf değildir. Bu genel olarak, emperyalizmin III. bunalım döneminin, özel olarak Amerikan ekonomisinin 1967′den beri içine girdiği korkunç krizin, Yankee işgali altındaki ülkemize yansımasının bir sonucudur. Ülkemizdeki rejimin militarize olması ve de saldırganlığını artırması, Amerikan emperyalizminin ekonomisini askerileştirmesini olağanüstü artırıp, içerde ve dışarıda terörünü artırmasının “Küçük Amerika”ya yansımasıdır. Mahir Çayan bundan 30 sene evvel 12 Mart askeri darbesini ve oligarşiyi yukarıdaki cümlelerle ifade etti. Amerika’nın küçük temsilcisi TC Genelkurmaylığı günümüzde nasıl? Pentagon’dan aldığı direktiflerle Türkiye ve Kürdistan halklarına sayısız acılar yaşatan TC Genelkurmaylığı ‘şah’ı korumak için piyonluğa devam edecek mi? Stratejileri neler? Bu sorulara cevap vermek için son 3 gün içerisindeki gündeme baktığımızda dahi net bir cevap verebiliriz. Genelkurmay Başkanlığı’nın düzenlediği ‘Küresel Terörizm ve Uluslar arası İşbirliği’ konulu sempozyumda Hilmi Özkök ABD’ye işbirliği teklifini yineledi. Özkök ‘ Hiçbir ulus terörle savaşı tek başına kazanamaz. Terörle işbirliği için BM,NATO ve AB’nin önemli görev ve sorumlulukları olduğuna inanıyorum. Terörle olan savaşın işbirliğinden geçtiğine inanıyorum’ dedi. Yani TC ordusu bir kez daha ABD’ye olan bağlılığını dile getirip emperyalizme biat etti.Kürt halkının üzerine ölüm saçan devlet terörizminin başı olan Genelkurmay Başkanı Özkök ‘terör’ konusunda bu kadar atıp tutarken acaba aklından neler geçiyordu? Acaba uğur Kaymaz’a sıkılan kurşunları , Şemdinli’de Kürt halkına yapılan zulmü terörizm olarak adlandırabiliyor mu? Aslında teröre karşı işbirliği adı altında TC oligarşisi ABD’ye şu teklifi yapmakta ‘gelin Kürtleri biz yok edelim, Arapları siz yok edin. Birbirimize destek olalım…’ emperyalizm ile yapılacak işbirliği Türk-Kürt halklarına yapılacak kıyımın ön aşamasından başka bir anlam ifade etmemektedir. Eğer gerçekten terörizme karşı bir mücadele verilmek isteniyorsa terörizmi ABD ve TC’nin mevcudiyetinde arayıp deşifre etmek gerekir. Bu sempozyumun ardından ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Peter Pace ile görüşen Erdoğan ‘PKK’nin Kuzey Irak’taki faaliyetlerinden rahatsız olduğunu ve mücadele için işbirliği’ önerdi. TC oligarşisi Kürt halkında oluşmaya başlayan özgürlük ve demokrasi taleplerini ‘terör!!’ damgası vurarak çeşitli provokasyonlarla engellemeye çalışırken diğer yandan da ABD’nin vereceği görevlere sadık olacağını bunun karşılığında ABD’nin TC oligarşisinin yapacağı katliamlara sessiz kalmasını istiyor. Böylelikle TC Kürt halkına karşı yapacağı katliamları meşru bir zemine çekmenin temellerini atıyor. Kısacası 12 Mart’tan günümüze dek değişen tek şey işbirliği yapan hükümetler ve kişiler… küçük Amerika rolünü oynayan TC tıpkı hamisi ABD gibi kendi çapında katliamlara devam ediyor. Oligarşinin diğer bir çelişkisi de Harp Akademilerinde konuşan Hilmi Özkök’ün utanmadan sıkılmadan özgürlük ve demokrasiden bahsetmesi. Özkök ‘demokrasiyi en tahammül edilemez fikirlerin dahi savunulması’ olarak tanımlamasına rağmen Van Savcısı Ferhat Sarıkaya hakkında soruşturma başlatması da ikiyüzlü siyasetin en taze yansıması. Şemdinli’de TC terörünü deşifre eden ve Kürt halkının acılarını dile getiren savcıya karşı Genelkurmay Başkanlığı soruşturma açılması için Adalet Bakanlığı’na başvurdu. Böylelikle basın organlarının önünde barış havarisi kesilen Özkök ve temsil ettiği TC oligarşisi diğer yandan da farklı sesleri yok etme faaliyetlerine devam etmektedir. Hatta sistemin o kadar cılkı çıkmıştır ki TBMM Şemdinli Komisyonu’na bilgi verirken ‘Hırsız evin içinde olursa kilit işe yaramaz’ diyerek üstü kapalı şekilde ordunun faşist yüzünü deşifre eden Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun görevden el çektirildi. Evet durum o kadar komik bir hal almıştır ki faşist devlet kurumları arasında dahi çatışmalar çıkmıştır. Şemdinli’de patlayan bombaların altında kalan TC oligarşisinin tüm kurumları birbirlerine düşmüştür. Senelerce oligarşiye hizmet eden Sabri Uzun ise oligarşi tarafından kurban edilmiştir. Yani bu sefer Tanrılar kurban olmuştur. Sistem kendi içerisindeki en ufak muhalefeti yok etmekte kararlıdır. Demokrasi nutuğu atan Genelkurmaylık farklı ses çıkaran öteki piyonlara dahi bu kadar sert tepki veriyorken varın Kürt halkının hali nicedir siz düşünün? Oligarşinin diğer bir dikkat çeken açıklaması ise İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’dan geldi. Cerrah yapılan sempozyumda terörle mücadele edilebilmesi için toplumsal özgürlüklerin belirli ölçüde kısıtlanabileceğini vurgulamıştır. Şimdi sadece 3 günlük bu söylemleri üst üste koyduğumuzda sonuç ne çıkmaktadır? 22 Mart 2005 tarihinde Kürt halkını ‘sözde vatandaş’ ilan eden ve sonraki süreçte Kürt halkına çeşitli provokasyonlarla üstlerine kurşunlar yağdıran TC oligarşisi yavaş yavaş yapmayı düşündüğü kitlesel kıyımın temellerini atmaktadır. ABD’nin emrindeki TC yaşanılacak Türk-Kürt etnik çatışmasını alevlendirecek her türlü aktiviteyi tezgahlamaktadır. Bunun uluslar arası temellerini de ABD ile işbirliği içerisinde oluşturmaktadır. Belki de ABD İran’a karşı yapılacak işgalde TC ordusunun desteğine karşılık Kürt halkının kellesini vermiştir. Kim bilir? İçeride ise Büyükanıt ‘vatandaşlar kendi insiyatiflerini kullanmalı ve devletine terör karşısında yardımcı olmalıdır’ diyerek Trabzon’da ve Bozüyük’te meydana gelen toplumsal linç meşrulaştırılmaktadır. Kürdistan topraklarındaysa Uğur Kaymaz katledilerek ve Şemdinli bombaları patlatılarak bu lincin devlet tarafından devam ettirileceğinin sinyalleri verilmiştir. Türk-Kürt halklarının tüm tezgahlara rağmen demokrasi ve sosyalizme sahip çıkmaları ve oynanan etnik çatışma oyunlarına karşı omuz omuza devrimci mücadelelerini devam etmeleri sayesinde bu planlar suya düşecektir. Çünkü sosyalizm de ısrar insan olmakta ısrardır….